13 Kasım 2013 Çarşamba

İşte benim doğum hikayem...


Hep doğal doğum istedim. Daha özel diye düşündüm. ‘Bebeğim dünyaya gelirken ben de zihnen, ruhen orada olmalıyım, ona ilk merhabayı ben demeliyim.’ dedim. Zor geçen bir hamilelikten ve 7 aylıkken çıkıp gelmeye kalkan bir bebeği taşıyan bir anne adayı olduktan sonra bebeğimi sağlıkla kucağıma almaktan daha önemli hiçbir şey olmadığını anladım.

 
Hamileliğimin o son 3 gününü sanırım hayatım boyunca özleyeceğim. Nişantaşı’nda yağmur altında sırıl sıklam ıslanmak, teyzelerin ‘Ah evladım, yazık, bir de hamilesin, hemen üstünü değiştir.’ diyen sevimli tavsiyeleri... Her akşam iftar yemeklerine gitmek ve oruçlu olmadığım halde oruç tutanlardan daha fazla yemek yemek… Oğlum karnımda... Kendimi çoook özel hissetmek…

 
15 Eylül sabahı saat 9:00’da ameliyathanede olacaktık. Bir akşam önce eşim, annem-babam şahane bir yemeye gittik. Heyecanım akşamdan başlamıştı. Şiş göbeğimle, karnımda artık ‘çıkmaya hazırım’ der gibi kafasını aşağılara güm güm diye vuran, devamlı hıçkıran, kollarını gerinir gibi devamlı yanlara açan oğlumla birkaç gün daha böyle kanguru ve yavrusu misali zamana ihtiyacım vardı sanki. Gece saat 22:00’den sonra bir şey yiyip, içmem yasak... Zaten bir haftalık yemek yemiştim; ama her gece neredeyse 2 lt su içmeye alışmış bir hamile olarak ağzım kurumaya başlıyor. Heyecanım, kıpır kıpır oğlum, üstüne de susuzluk eklenince bütün gece uyuyamıyorum. Sabaha karşı salondaki kanepede 45 dakika uyuyakalmışım ki saatin alarmı çalmaya başlıyor. Göreve hazır bir asker gibi fırlıyorum kanepeden; o karınla ne kadar fırlanabiliyorsa tabi.

 
Bir aylık bir tatile gider gibi hazırlanıyoruz. 1 yastık, 1 koca valiz, bebek için bir küçük valiz, (Zira bir hafta öncesinde bebek hemşireleri ile konuşup kendi getireceğim kıyafetleri bebeğime giydirme konusunda söz almıştım.) 1 CD player, bebeğimize karnımdayken dinlediği ve daha sonra da uyurken dinleyeceği Baby Einstein serisinden klasik müzik CD’si, 1 profesyonel dijital fotoğraf makinası, 1 kompakt fotoğraf makinası, doğum için aldığımız yeni son model kameramız ve ne olur ne olmaz diye eski kameramız, epiduralin baş ağrısı yaptığı duyumu üzerine eşimin yurtdışından aldığı bir kafa masaj aleti… (ki böyle bir ağrı hiç olmayacaktı.)

 
Aldığımız doğum paketinde 3 gece kalınıyordu doğum yapacağımız hastanede. Doktorlarımız iki gecenin yeterli olduğunu söylemişlerdi; ama madem parasını verdik ‘kalalım bari’ diye bir karar almıştık. (...ki çok doğru bir kararmış. Bebeğin emmeye alışması, annenin emzirmeye alışması, bebeğin kontrolleri için daha uzun bile olabilirmiş bence.) Bunun bilincinde olmayan bir çift olarak ‘3 gün de epey uzunmuş, canımız sıkılırsa falan...’ diyerek ‘acaba yanımıza tavla alsak mı?’ diye konuşmadık değil. Sonra zar sesinin bebeği rahatsız edeceğini düşünüp vazgeçtik. Böyle biraz geyik, biraz saf ve biraz da sapşal bir noktadaymışız anlaşılan…

 
Bu kadar eşyayı yerleştirirken arabaya, yarım saat gecikmeli yola çıkınca ve üstüne hasta kayıt işlemleri de uzayınca birden her şey pek hızlı gelişiverdi. Bir hemşire son tetkikleri yapıyor, diğeri formları dolduruyor, bir diğeri koluma damar yolu açmaya çalışıyor.

Neyse doktorlarımın ikisi de burada deyip seviniyorum. Zira hamileliğimin son haftalarının klasik rüyası; ‘Doktorlarım doğuma gelmiyorlar ve beni hemşireler doğurtuyor.’ idi.

 
Ameliyathaneye alınmadan önce eşimle ayrılıyoruz. Son kamera çekimlerindeki yüzümün dehşet ifadesi görülmeye değer. ‘Şu anda elimden gelse bir kuytu köşeye kaçıp suyum gelene kadar orada bekleyeceğim ve doğal doğum yapacağım.’ diyorum. Birden ‘epidural başarısız olursa; operasyon başladığında acı hissedersem?’ diye bir korku kaplıyor içimi. Aslında belden aşağı uyuşmanın tam olup olmadığını anlamadan gerçek işleme başlanmadığını anlatmıştı doktorlarım. Ama o an, insanın hayatta en rasyonel olabildiği an değil kesinlikle. Küçük bir ihtimal de olsa epidural başarısız olursa, genel anestezi vermek zorunda kalabileceklerini söylemişlerdi önceden. O kadar çok istiyordum ki bebeğimin dünyaya ilk geliş anını görmeyi, ağlamasını duymayı, bu dünyaya geldiği anda hemen benim kucağıma gelmesini, sıcaklığını hissetmeyi... ‘Epidural başarısız bile olsa dişimi sıkıp sesimi çıkartmayacağım.’ diyorum kendi kendime. Öylesine kuvvetli ve biraz da saf (!) bir duyguydu bebeğimi karşılama isteği…

 
Böyle diyen ben, ilk epidural denemesinde o kadar ahlıyorum, ohluyorum ki bilemezsiniz. Omuriliğime incecik teller sokuluyor, her yanımı elektrik çarpıyor gibi oluyor. İkinci deneme ise başarı ile gerçekleşiyor. Epidural olanlar bilir, henüz olmayanların da kulaklarına küpe… İşlem sırasında ‘kedi duruşu’ denilen omuzlarınızı düşürdüğünüz, biraz kambur durduğunuz bir pozisyonda durmanız ve asla ama asla kımıldamamanız gerekiyor. (ki tahmin edebileceğiniz gibi hele ki ilk denemeniz ise heyecandan, korkudan, ‘Bana ne oluyor?’ merakından, sırtınıza sokulan tellerin verdiği rahatsızlık hissinden vs… aksine pek bir kımıl kımıl oluyorsunuz elde olmadan. Omuzlarımdan kımıldamayayım diye bastıran ve kollarını sıkmaktan morartmış olabileceğim hasta bakıcıya teşekkürler bu arada…


Ameliyat odasına alındığımda ‘epiduralci’ dediğim doktor, ‘Hangi müziği istersin?’ diye sorduğunda konfor beklentisi yüksek bir insan olmama rağmen şaşırıyorum. Olabileceğine hiç ihtimal vermeden ‘Ezgi'nin Günlüğü İlk Aşk albümü var mı?’ diye soruyorum. (Bizim için anlamı çok büyük bir albümdü. Değişimi, alışmayı, sevmeyi, çok uzakları anlatan, biraz Polonya, biraz İsviçre, biraz hüzün, biraz umut kokan bir albümdür.) Odanın içini Ezgi’nin Günlüğü’nün sıcacık ezgisi dolduruyor.

 
Eşim geliyor bu arada ameliyathaneye; iki fotoğraf makinası ve bir kamera ile. Doktorumla doğumdan 3 gün önceki son kontrolümde, ameliyathaneye üç ayak koyup doğumu kameraya çekme fikri konusunda anlaşamamıştık; ama doğumdan sonra hasta bakıcının video performansını izleyince ‘İkinci kamerayı 3 ayağa kurma konusunda bir parça daha ısrarcı olsaymışım keşke.’ diye düşünmedim değil.

 
Doktorlarımız giriyor içeri güle oynaya, hamilelik anılarımla dalga geçe geçe, başlamışlar beni kesmeye biçmeye...  Ben hasta bakıcıları ve eşimi ‘Sen şuradan çek. Sen bu açıdan...’ diye uzaktan kumanda etmeye başlamıştım bile... Derken doktorum ‘Şimdi bir basınç hissedeceksin karnında.’ diyor. Karnımdan birşeyi söküp çıkartıyorlar sanki... 9 aylık beraberliğimiz bebeğimle bambaşka bir boyuta geçiyor...

 
Nnnaaaaa, nnnnaaaaa diye ağlama sesleri duyuyorum önce ve ben de başlıyorum ağlamaya... Eşim yani başımda 'Ebru, şahane bir bebek....' diyor ard arda, adeta haykırıyor tüm dünyaya. Ailemizdeki romantik ve duygulu kişinin kendisi olduğunu iddia etmesine rağmen hiç mi hiç ağlamıyor. Dünyaya mutluluğunu, coşkusunu haykırıyor.

 
İddiaya girmiştik doğumdan önce; bebek saçlı mı, saçsız mı doğacak diye. (Zira ikimiz de kel bebekmişiz zamanında.) Ben ‘saçsız’ deyince, eşime de tek seçenek olan ‘saçlı bebek’ kalıyor. Tabi ki iddia bedeli Cenevre'de tatil. Hafif saçlı doğdu bebeğimiz; ne annesini, ne babasını kırdı; ‘ortaya karışık’ misali, tepesi kabak, yanları sapsarı, yüzü pembe beyaz, dudakları fiyonk gibi çıkıverdi karnımdan…

 
Şak şak şak… her bir yandan flaşlar patlıyor. Ben ağlıyorum, eşim hiç durmadan 'Ebru, şahane bir bebek bu…’ diyor ve kendisinden hiç beklenmeyecek bir şekilde ard arda fotoğraflar çekiyor... (Zira doğumdan önce o heyecanla fotoğraf falan çekemeyeceğini, eğer istiyorsam bir doğum fotoğrafçısı tutabileceğini, sonra ‘bebeğimin bir tane bile doğum fotoğrafı yok’ diye arıza çıkartmamamı, gayet açık ve net bir şekilde ifade etmişti. Ben de bu anı bir yabancının ‘Bu tarafa bakın, şöyle durun…’  diyen sesi ile bozmamak için ‘Ne olursa olsun doğum fotoğrafçısı istemiyorum.’ demiştim. Sonuçta bebeğimin doğum anının 200 civarında pozu oldu ki, bu 200 pozun fotoğrafçısı dünyanın en coşkulu, en mutlu fotoğrafçısı ‘sevgili kocam’ oldu.

 
Doktorlarımızın ikisi de birbirinden iyi, tatlı, yetenekli ve de farklı karakterli... Biri doğumun başından beri vıdı vıdı konuşuyor, benimle dalga geçiyor. İkincisi gayet ciddi, kesip biçiyor, hiç konuşmuyor… Bebeği sağlıkla çıkartır çıkartmaz onun da yüzü gülmeye başlıyor, rahatlıyor. Doktorlarımız habersiz, poz vermeden girmişler bir kareye, sevgi ile bakmışlar oğluma, oğlum dünyaya ‘merhaba’ derken. O anı yakalamış hasta bakıcı... Maalesef çok az insan mesleğinde böyle... Çok değerli bir kare benim için. Çok zor günlerimizi, umutlarımızı onlara emanet ettik ve iyi ki de Onlar’a emanet etmişiz dedik...

 

Minik Oğuz doğunca ne değişti? Her şey  + Unutulmak korkusu çöktü içime... 


Uzun bir yol vardı nehir boyunca
Derin yamaçlardan dağlara doğru
Bir çocuk bulutlara çıkardı
Gördüğü düşün kanadıyla
Saçlarında bir yaz yağmuruydu
Ellerinde nergis kokusu
Dünya inan ki bildiğin gibi değil çocuk
Bir dümensiz sancak,
Belki oyuncak bir kayık,
Leyla sensin, sevdiğin hayal değil çocuk
Eski bir sevdadır akıntıya karşı yolculuk
Geceydi, ay vardı
Bütün hayatımız uzak bir yıldızdan düşmüş gibiydi
Ellerimde bir gençlik şarkısıyla aradım eski hayalleri
Vakitsiz gelip giden trenlerde sevgili arkadaş yüzleri…
                                                               Ezginin Günlüğü

Neler sığar iki haftalık şubat tatiline?..


Altı ay önce planladık şubat tatilimizi... Her daim özlemle andığımız İsviçre’mize gidip arkadaşlarımızla beraber tatil yapacaktık. Anneannemin ‘İnsan plan yapar, kader gülermiş...’ lafı bir kez daha doğruluğunu kanıtladı. Bu sefer de annenin sağlık soruları başlayınca tatil turizmi kapsamına sağlık turizmi de ekleniverdi. Anne, ani bir şekilde kapalı kalp ameliyatı oluyor İsviçre’de... Oğuz’un bütün bunlardan etkilenmemesi için herşeyi yapmaya çalışıyoruz. Adeta tatil programının içine annenin operasyonunu gömüyoruz. Oğuz halinden çok memnun görünüyor... Ama biliyor ki annesi artık onu taşıyamıyor ve biraz da hasta. Babaya çoook iş düşüyor. Babaya zaten düşkün olan Oğuz artık babasının ayrılmaz bir parçası. ‘Ben, babaya benzemiyorum. Ben babanın aynısıyım. Bu evde iki Alper var, biri Alper baba, biri Oğuz Alper...’

Anne çoook ama çoook mutlu, bu muhteşem ikiliyi böyle görmekten dolayı... Arada bir korkmuyor da değil.  Nasıl olacak bundan sonra hayat? Sağlık sorunları o zamana kadar hiç akla gelmeyen kaygılar getiriyor...

Seyahate çıkışımız da pek bir maceralı oluyor.

Babamız vizesini evde unuttuğu için uçağın kapısından geri çevriliyoruz... Valizlerimizi indirtiyoruz. Havaalanından çıkıp, eve dönüp vizeyi alıyoruz. Anne yorgunluktan bayılacak, ama Oğuz bir melek. Her ne kadar saklamaya çalışsak da, annenin babaya çoook kızdığının da farkında olacak ki babasını her fırsatta öpüp duruyor.  Neyse ki bir sonraki uçağa yetişip (ve neyse ki yer bulup) akşam vakti varıyoruz Cenevre’mize. Organizasyon büyük. Ertesi sabah 5 aile İtalya’ya doğru yola çıkacağız. Bilgehan Amcamız’ın 40. yaşgününü kutlayıp, oraya yakın bir outletten alışverişimizi yapacağız.

Oğuz tüm gün süren alışverişte bir melek. Çok da geride olmayan günleri düşünüyorum. Devamlı kaçıp giden bir Oğuz, ‘Kaçıyoruuuuuum’... Daha yazın aynı yerde Bilgehan Amca’sını peşinden koşturuşu geliyor gözümün önüne. ‘Ebru, bu kaçıyor... Yavruuuum dur, kaçma!’  Bilgehan, Bilgehan olalı, iki oğlan çocuğu büyütüyor olmasına rağmen böyle bir kovalamaca yapmamıştır hayatında.

Şimdi ise bize kıyafetler buluyor.
-          Bunu beğendin mi?
-          Beğendim yavrum. Ne yapacaksın?
-          Senin için alıcam...

 Alışverişten dağılmış şekilde otele giriyoruz. Üstümüzü değişip Bilgehan Amca’nın doğumgünü yemeğine ineceğiz. Bütün gün yorulan ve doğumgünü partisi lafını duyan Oğuz tutturuyor, ‘Ben odada kalıcam, çok yoruldum uyuyacağım.’ diye. Haklı, çok yorgun. Ama bütün amaç da bu organizasyon. Anne biliyor ki işin aslı doğumgünü partisi. ‘Ben doğumgünü partilerini hiç sevmem...’ diyor da başka birşey demiyor.

Maalesef iki arkadaşının Ulus Gymboree’deki cıstak cıstak, avaz avaz, bağır çağır, sıcak mı sıcak doğumgünü partisinde gürültüden ve organizasyonsuzluktan o kadar bunalmıştı ki, bu Oğuz’da bir doğumgünü partisi fobisi olarak ortaya çıktı. Aslında o gürültü ve karmaşa bende bile aynı etkiyi yarattı. Memleketimde sesler kulağı delecek seviyede olmadan eğlence anlayışı olamıyor nedense. Oğuz’u ikna etmeye çalışıyoruz. Binbir güçlükle iniyoruz aşağıya. Bize ait bir salon, daha da iyisi çocuklara ait ayrı bir masa... Hemen getiriyorlar çocukların yemeklerini...  Saat 00:30 oluvermiş... Yaşları 2 ile 9 arasında değişen 7 çocuk yan salonda hiçbir anne-baba supervizörlüğü olmadan ve hiç kavga etmeden deliler gibi eğleniyor, yerlerde sürünüyor, hayvan taklitleri yapıyor, saklambaç oynuyorlar. Arada bir gidiyoruz bakmaya, asayiş berkemal mi diye... Oğuz’u tuvalete bile götüremiyorum... ‘Anne oyunumuzu bozma!’ diyor... Saat 00:31... ‘Yatmak istemiyorum, oynamak istiyorum.’ Oğuz’un hayatında bir milad...Saat 00:32; Oğuz yatağında horul horul uyuyor.

Ertesi akşam gece yarısı, karanlık, ıssız, karlı dağ yollarından Bern’e doğru ilerliyoruz. Saint Bernard Tüneli tıpkı Stephen King romanlarından fırlamış gibi. Alışveriş kısmını biraz abarttık ve geç saatte dönüş yoluna geçtik. İtalya-Bern arasındaki  o araba yolculuğu, manzaraların büyüsü, ıssızlığı, korkunçluğu bize şunu söyletiyor. ‘Şu saatte, bu hava koşullarında bu yolculuk, yarın sabah beni beleyen ameliyattan daha riskli herhalde...’ Ve bir şekilde o yoğun haftasonu programı İstanbul’daki kaygılarımızı unutturuyor. Sabahın köründe  Bern Kardiyoloji Hastanesi’ndeyiz, bütün gün Oğuz da bizimle. Arkadaşlarımıza da bırakamıyoruz; çünkü Oğuz’un da tetkikleri yapılacak. Allah’a şükür oğlumun kalbi sapasağlam. Anneden ayrılma vakti geliyor. O zamana kadar pek de yüzüme bakmıyor zaten. Varsa yoksa baba ve zor anların kurtarıcısı Ipad. Ama ayrılma vakti gelince odadan çıkmak istemiyor. Yanımdan ayrılırken geliyor, kolumdan öpüyor beni;  ‘...Annemm...’ diyor... Anlıyor...  3,5 yaşında herşeyin farkında kocaman minik oğlum. ‘Ben minik değilim, sen miniksin!’ der böyle anlarda benim oğlum.

Operasyon başarılı geçiyor.  Gece yatmayacağız...  Gecenin bir vakti dağda kalacağımız otele gidiyoruz. Babamızın bu tatildeki görevi; karanlık, karlı, ıssız, sisli daracık dağ yollarında bizi oradan oraya taşımak oluyor. Oğuz’a o bölgenin dağ keçisini hediye ediyorlar. O gün bugündür Oğuz, geceleri Sid ve Winnie yerine keçisi ile yatıyor. Annesi gibi o da hayvanlarına isimler takmak konusunda pek yaratıcı değil. Ayıcık, kuzucuk, aslan diye isimler takar hep. Keçisine ‘Ebru’ adını koyuyor daha ilk geceden. ‘Keçisi biraz hastaymış...’ hep öyle diyor. Geçen akşam her zamanki gibi sabah 2:00’de ‘annee’ diye beni çağırıyor.

-          ‘Annee, keçim hasta oldu. O bir bebek, doktorun dediklerini anlayamaz, iyileşemez. Ya düşerse annnee keçim?...’
-          ‘Annecim, keçin iyileşti. Doktorun dediklerini de çok güzel yapıyor, biz keçine çok iyi bakıyoruz... Merak etme sen.’
-          ‘Sırtımı sev, anne. Bir parmakla sev, anne. Şimdi de beş parmakla sev, anne...’ diyerek iki dakika içinde uyuyor.
Uyumadan önce...
-          ‘ Keçimi çoook seviyorum... Ebru keçim hiç hasta olmasın...’ diyor; bilse ki içimi nasıl burkuyor.

İgluya gidemiyoruz, köpeklerin çektiği kızaklara binemiyoruz, Oğuz’u başlatmayı düşündüğümüz kayak macerası bir başka seyahate kalıyor; ama Oğuz yine de teleferiğe biniyor, dağlara çıkıyor, babası ile yamaçlardan popo üstü kayıyor, anneye kar topu atıyor, kafasında bonesi, üzerinde de Şimşek Mcqueen beresi ile  kar altında kaplıca havuzlarında yüzüyor... Havuzda artık kendi kendine takılmak istiyor. Artık Oğuz koca bir çocuk oluyor... Sanki annesinin rahatsızlıkları ile beraber o da olgunlaşıyor.


Çocuklarda uzun süre geçmeyen, ilaç tedavisine cevap vermeyen kulak içi sıvı birikimi ihmale gelmiyor... Kulakta sıvı varken yapılan basınç testleri durumun ciddiyetini ortaya koyuyor.


Bütün bunların üstüne, daha doğrusu başına, bir de Oğuz’un kulak sıkıntısı çıkıyor. Bir yıldır Oğuz’un kulaklarında sıvı birikimi var. Çocuk doktorumuz, kulak burun boğaza yönlendiriyor. Her defasında ‘Kulak, sıvı dolu olunca birşey yapılmaz.’ diyerek, basit soğuk algınlığı ilaçları ile evimize gönderiliyoruz. Artık annesinin canına tak ediyor ve ikinci bir isme gitmeye karar veriyoruz zaten tatil (?) dönüşünde. Ama Oğuz’un kulakları bizi beklemiyor. İsviçre’ye gideceğimiz sabah acilde buluyoruz kendimizi. Oğuz ‘Duyamıyorum, duyamıyorum.’ diye çırpınıyor. Kulak burun boğaz doktoru, iki kulağının da çok ciddi şekilde su dolu olduğunu söylüyor, basınç testleri yapılıyor, bir çuval ilaç yazılıyor; mutlaka dönüşte ameliyat deniyor... Zaten bu testler kulak su dolu olunca yapılırmış ve bizimkiler de inanılmaz derecede su doluymuş. (Bu durum oluruna daha uzun süre bırakılırsa, duyma kaybı, çekiç-örs-üzengi kemiklerinde erime yapabiliyormuş. Kısaca kulağın içinde hava dolu olması gereken yer tamamen su dolmuş ve bu sıvı kulaklarında bir tıkaç varmış gibi duymasına neden oluyormuş. Yapılacak işlem; kulaklardaki sıvının boşaltılması, havalandırmayı sağlamak için minik tüpler yerleştirilmesi ve geniz etinin de alınması...) Doktorlar açısından standart, gayet kolay bir işlem. Bir de anne-babaya sorun...  Tüplerin yaklaşık 6 ay kulak içinde kalıp havalandırmayı sağlaması gerekiyor. İstenen o ki görevini bitirince kendi kendine kulak tüpleri atsın. Atmadığı durumlarda da maalesef ikinci bir operasyon ile (tabi ki operasyon demek bir kez daha anestezi demek) tüpler alınıyor. Benim jaguarım şubat tatilinin ikinci haftasında daha 3,5 yaşına gelmeden üçüncü kez genel anesteziye giriyor ve ameliyat oluyor. Günler rahat, geceler biraz ağrılı... Ama sonuçta operasyon başarılı...

Minik Oğuz doğunca ne değişti? Her şey + İnsanın çocuğunun olması yaşlanma fikrini ne kadar da sevimli gösteriyor...

 

 

 

 

 

Erken Yaşta Müzik Eğitimi... Music Education in Early Years...


Geçen yıl okul arayışlarımız sırasında pek pahalı, pek ünlü okullardaki müziğe yaklaşımdan bahsetmiştim. En iyisinde haftada 1 saat dışarıdan müzik öğretmeni geliyor...Sınıflar balık istifi birleştiriliyor. Çocuğu tanımak, yeteneklerini keşfetmekle ilgili bir kaygının zaten olmadığı belli... ‘Peki ya benim çocuğum bir müzik dehası ise?’ ‘Özel bir yetenekleri varsa bunun fark edilmesi için çocuklar çok küçükmüş, ilkokula başlayınca ayrı müzik dersleri zaten olacakmış. Zaten 3-4 yaşta olabilecek müzik eğitimi, spor eğitimi belli...’ imiş! Bunu söyleyenler bu okulların müdürleri, anlayışlarının temsilcileri... Ve şöyle devam etmiştim o yazıda: Eminim bugün kimse Chopin’i tanıyor olmazdı; eğer Chopin, küçük çocukların müzik dersinde, el ele tutuşup şarkı mırıldanıp dönmesi ve Kutu Kutu Pense’nin ötesine geçmeleri konusunda hiçbir vizyonu olmayan bir eğitim anlayışına veya anneye sahip olsaydı. Chopin’in dehası keşfedildiğinde bir okul öncesi çocuğu idi...


Yeteneklerin erken yaşta keşfi elbette çok önemli. Fakat konu sadece deha çocukların erken yaşta keşfi değil... Her çocuğun fiziksel, ruhsal ve zihin gelişimi açısından etkin resim, müzik ve spor eğitimine ihtiyacı vardır. Lakin memleketimde sözde okul öncesi eğitimcilerinin pekçoğu insan beyninin nasıl çalıştığından, nasıl öğrendiğinden, nasıl geliştiğinden malesef bihaberdir. Bu nedenle memleketimin miniklerinin doğuda, batıda, varlıkta, yoklukta, ‘altın yılları’ hoyratça heba edilmektedir.

Beyin nasıl çalışıyor?


Beyindeki sinir hücrelerine nöron adı verilir. Nöronlar anne karnında gelişmeye başlar. Doğduğumuzda beynimizde milyonlarca nöron vardır ve bu nöronlar birbirleri ile bağlantı kurar. Bir sinir hücresi ile gelen bir bilginin diğer sinire, kasa veya salgı bezine aktarıldığı yere ‘sinaps’ adı verilir. Sinapsların artması öğrenme gelişiminde çok önemlidir. Sinapslar doğumu takip eden ilk aylarda ve yıllarda hızla artmakta ve şekilde de gördüğümüz gibi sinaps yoğunluğu zamanla azalmaktadır. Buradaki işleyişe nörologlar ‘kullan ya da kaybet’ der. Yani kullanılmayan bağlantılar budanmaktadır. Buradaki amaç var olanın hepsini tutmak değil, özellikle erken dönemde etkin eğitim programları ile çok sayıda bağlantılar kurulmasını sağlamaktır. Budama tesadüfe bırakılmayacak kadar önemlidir. Mutlaka amaca yönelik olmalıdır. Gelişmiş ülkelerde nöroeğitim çatısı altında ülkenin uzun vadeli hedeflerine, nasıl bir gelecek, nasıl bir yetenek havuzu istenildiğine göre eğitim sistemi şekillenmektedir.



Zaman İçinde Sinaps Yoğunluğu (Synapse Density Over Time Source: Corel, JL. The postnatal development of the human cerebral cortex. Cambridge, MA: Harvard University Press; 1975)


Beyin sağ ve sol yarımküreden oluşur; ama bir bütün halinde çalışır. Çocuk aktivitelerinin iki yarımküreye de hizmet edecek, faaliyete geçirecek şekilde olması son derece önemli. Beynin iki yarımküresinin de aynı anda çalışması zeka seviyesini yükseltmektedir. Malesef ülkemizde genellikle beynin sadece sol yarımküresini hedef alan bir eğitim-öğretim sistemi hakim. Sol beyin, daha çok metodoloji, mantık, matematik ağırlıklı iken; boyut, hacim değerlendirme, bilgiyi şekil ve hayal gücü ile işleme, yaratıcılık ise sağ beynin görevleri arasındadır. Dehalar üzerinde yapılan araştırmalar, beyinlerinin iki tarafını da etkin şekilde kullandıklarını gösteriyor. İki yarımkürenin bilgiyi işleyiş şekilleri de farklıdır. Beynin nasıl çalıştığını, nasıl geliştiğini bilince erken yaşta müzik eğitiminin önemi daha da ortaya çıkıyor.


Neden müzik?


Müzik deyince, özellikle okul öncesinde aklımıza sadece çocuk şarkıları öğrenmek geliyor. Oysa ses dinleme, ses ayırt etme, ses üretme, nefes açma, şarkı söyleme, yaratıcı hareket ve dans, ritim çalışmaları bir bütün olarak okul öncesi müzik eğitiminin bir parçası olmalı.

Ritim, hareket... ve şarkı söylemek düşünüldüğünden çok daha kompleks bir etkinlik. Pekçok duyu organının devreye girdiği, beynin iki tarafının da aynı anda çalıştığı bir aktivite. İki elini birbirine vurmak, bir davula iki sopa ile vurarak ses çıkartmak, aynı anda şarkı söyleyip dans etmek... hem sağ, hem sol beyni çalıştırıyor.

Müzik ile öğrenmek... Çocuklar kafiyeli tekrarlardan hoşlanır, bu tekrarlar öğrenmeyi zevkli ve kalıcı hale getirir.

Çocuklar müzik ile, rekabet ortamı olmadan bir grubun uyumlu bir parçası olmayı öğrenirler. Zaten müzik kendi başına ahengi ifade eder.

Etkin müzik eğitimi beyni geliştirir... Sinaps yoğunluğunu ve IQ’yu geliştirir. Müzik sakinleştirir, iyileştirir... Müziğin tüm bu olumlu etkileri, bilimsel araştırmalar ile kanıtlanmıştır.

Osmanlı’da müzik ile tedavi yapan şifahaneler kurulmuş, değişik makamların insan ruhu ve hastalıklar üzerindeki iyileştirici etkileri üzerine çalışmalar yapılmıştır.

2500 yıl önce Pisagor, müziğin önemini anlamış ve müziğe okulunda aritmetik, geometri ve astronomi ile aynı düzeyde önem vermiştir. Bizim kültürümüzde ise zaman içinde binlerce yıllık bu birikime bir şekilde sırt dönülmüştür. Gelişmiş medeniyetler, bilimsel çalışmalar yaparak müzik dehalarını erken yaşta keşfedip geliştirmenin yanı sıra, etkin müzik eğitimi ile daha zeki nesiller yaratmanın ve bunu bir devlet politikası haline getirmenin çalışmalarını yaparken, bizde okul öncesi hala müziğin önemini kavramaktan fersah fersah uzak kalmaktadır. Atalarımız ağaç yaşken eğilir demişler; ama nasıl eğileceği konusunda eğitim sistemimiz malesef pek bir kısır kalmıştır. Okul öncesi eğitime gelecek sayımızda da devam ediyoruz.

Pepee’yi bize, çocuklarımıza bu kadar sevdiren nedir? Diğer çizgi filmlerden ayıran?.. Dillere dolanan şarkıları değil de nedir?


Kaynaklar:
www.ozelokullarderneği.org.tr/sempozyum; Prof. Dr. İsmihan Artan; Hacettepe Üniversitesi What to Expect the Toddler Years; page 449 www.musictogether.com http://kidshealth.org/parent/growth/learning/preschool_music.html http://faculty.washington.edu/chudler



Minik Oğuz doğunca ne değişti? Her şey + Her yeni yıl öncesi bir kostüm telaşı aldı başını gitti... (Sorarım kostüm camiasına; ‘Neden tüm erkek çocuk kostümleri, Spiderman, Superman ve kızlar prenses?..’)

1 Şubat 2012 Çarşamba

Şikayetim var İstanbul senden! (Baby&You - Aralık 2010)

Hayatımın en yorgun olacağım döneminde döndüm İstanbul’a, dolayısı ile en çok rahata ihtiyacım olacağı zamanda… 3 kişilik minik bir aile olarak kendi şehrimde yaşamaya.
Ezgi’nin Günlüğü’nün dediği gibi
İstanbul İstanbul
Dedim sana geldim
İstanbul İstanbul
Geldim de ne buldum?
Avuç içlerim nasır oldu. Oğlumun pusetini o devasa kaldırımlara çıkartabileyim diye… Kaldırım yolun ortasında bitiverdi… Öyleyse yola ineyim dedim; yanımdan mahşerin atlıları gibi geçen arabalardan oğlumu korumalı: ‘Oğuz, sok elini pusetinin içine, o arabaları yakalayamazsın.’ Onların çok ama çok acelesi var. Bebekli bir anneyi korkuttuklarını, yol vermediklerini fark edemeyecek ya da umursamayacak kadar aceleleri var. Sinirlenmemeye çalışıyor annen, sana kötü örnek olmamak için. Ama bazen ‘görmüyor musun?’ diye bağırıyor maalesef. Karşılığında ‘hadi be’ diyen bir el hareketi alıyor çoğu zaman, ne yazık ki genellikle pek pahalı arabalardaki bayan şoförlerden.

Maalesef memleketimde trafik ışıkları pek bir cimrice konmuş. Yaya geçitleri ise artık yeni yollara pek konmuyor; anlamını nasıl olsa kimse bilmiyor diye (olsa gerek). Kaldırımlar Alpler gibi haşmeti ile uzanıyor pusetin tekerlekleri önünde. Alpler’e çıkabilen dev pusetin kimi zaman çaresiz kalıyor memleketimin kaldırımları karşısında. Allah’tan sen bozuk yollarda, çöken kaldırımlarda sallana sallana gitmeyi seviyorsun çoğu zaman, sana bu sağlam puseti aldığımızdan beri. Ama işte onun da tekerleri düşüyor çukurlara. Uykundan uyanıyor, huzursuzlaşıyorsun kimi zaman.

Annen Akmerkez’den Mohini Çocuk Merkezi’ne giderken o 500m’lik yolda ağlıyor; oturamadığımız için pek bir üzüldüğümüz Etiler’de oğlumu pusetine koyup yürüyemiyorum diye. Kaldırımların ortasında ağaçlar, gövdeleri kaldırımı delmiş geçmiş. Suç ağaçların değil elbet. İstanbul’da yeşil daha bir kıymetli; nadir olduğundan olsa gerek. İki sıra park eden araçlar; bir sıra kaldırımın nadiren genişlediği alana, bir sıra yanına. Sen şaşkın şaşkın bakıyorsun. Geçecek yol yok. İkinci sıradaki araca yaklaşan çok şık, belli ki zengin, iyi eğitimli (?), anneannen olacak yaşta, normalde halimize acıyacak bayana sesleniyorum; ‘İkinci sıraya park etmişsiniz…’ Diyaloğumuz devam ediyor…
- Burası özgür bir ülke
- Benim kaldırımda yürüme özgürlüğüm nerede?
- Hadi be git işine, ne duruyorsun?
‘Gidemiyorum. Hatalı park ettiğin arabanı geçemiyorum.’
- Ne bekliyorsun yürü…
- Arabanızı çekmenizi bekliyorum ve hatta, ‘Afedersin kızım, acele bir işim vardı, park etmek zorunda kaldım, hemen çekiyorum’ demenizi bekliyorum. (hiç olmazsa içim rahat eder)
- Hadi be… Sana mı soracağım nereye park edeceğimi?..
El Torito’nun kapısındaki görevli çocuk yardım ediyor ağlamaya başladığımı görünce. Yandan yaşlı bir teyze halime acıyor. Yıllar önce Roma’ya tatile gittiğini, daha ayağı yere basmadan arabaların durduğu klasik Avrupa medeniyeti hikayesini anlatıyor.
Artık Etiler’de oturmuyoruz diye üzülmüyorum oğlum.

Madem öyle; kendi semtimizde geçirelim oğlumla vaktimizi; Anadolu yakasının güzide semti yepyeni Batı Ataşehir’de. Palladium Alışveriş Merkezi’ne gidelim yürüyerek diyorum bir başka gün. Ne mümkün?... Nerede ışık, nerede kaldırım?... Mahşerin atlılarından sakına sakına ilerliyoruz ve işte en sonunda kaldırıma çıkma ümidi… Hangi puset tekeri tırmanabilir Avrupa Başkenti Şehrimin diz boyu yükselen, gıcır gıcır (bir sonraki kışa kadar muhtemelen) kaldırımlarına. Allah’tan etrafta kibar delikanlılar... ‘Abla yardım edelim’ diyerek iki koldan puseti kaldırıyorlar tepeye. İlerliyoruz. Hedefe az kaldı. Bir tabela, kaldırımın ortasında… Öyle geçici dayanmış falan değil, betona sabitlenmiş: Yandaki sitenin satış ofisini işaret ediyor. ‘Satamazsın inşallah’ diyerek güç bela iniyoruz Oğuz’la yolun kenarına.

Dışarıda bebekli bir anne için hayat çok zor. Sitemizde kalalım biraz. Havuz başına götürüyorum oğlumu. Akşamüstü saati, biraz serinlemiştir hava, biraz sakinleşmiştir ortalık. En kuytu köşeye geçiyoruz. 3-5 çocuk avaz avaz bağırarak oynuyor (?).Sıçrayan sulardan Oğuz’u korumak için en arka sıraya geçiyoruz. Ne mümkün. ‘çocuklar biraz dikkatli oynayabilir misiniz?’ diyorum. ‘Bebek ıslanıyor.’ ‘Burası havuz, beğenmiyorsan başka yere gidersin’ diyor birisi.
Sen ‘afedersiniz’ diyebilenlerden ol oğlum. Kimseyi bilerek rahatsız etme, kimsenin hakkını çiğneme, farkındalığı olan ve fark ettiğinde özür dileyip düzeltebilme azminde, onurlu bir insan ol oğlum.

İstinye’yi seviyorum. Emirgan’ı daha çok. Ne de olsa Emirgan’a doğru İstinye’nin zaman zaman salınan kanalizasyon kokusu dağılmış oluyor. Yurtdışında olduğumuz yıllar boyunca pek özlediğimiz haftasonu kahvaltılarını yapmak için Emirgan’a gidiyoruz genelde. Boğaz ne de olsa hala dünya üzerindeki en etkileyici manzara. O çok özlediğimiz kahvaltılara ulaşana kadarki trafik, park sorunu, sıra bekleme ve puseti bile kımıldatamadığımız daracık bir alana sıkışan bir kahvaltıdan sonra kendimizi boğaz kıyısına atmak istiyoruz keyifli bir yürüyüş için. Arka arkaya arabayı park ederken kaldırıma çıkıp Oğuz’un pusetine tamponu ile çarpan Sütiş’in park görevlisi, ‘Dur, dur’ çığlıklarıma, ‘görmedik’ diye cevap verince, artık Sütiş’te kahvaltı defterini de kapatıyoruz; zaten kış da geldi, geliyor diyerek.

Alışverişten nefret eden eşimi ikna edip bir haftasonu Kanyon’a gidiyoruz; Oğuz’a hiç rahat edemediği ilk pusetinden kurtarıp, konforlu ve İstanbul koşullarına daha dayanıklı bir puset ve artık 9 kiloyu geçip ana kucağına sığmakta zorlanan oğluma araba koltuğu almak için. Avrupa Kültür Başkenti şehrimizin bu güzide, lüks markaların satıldığı (benim de o zamana kadar çok sevdiğim) alışveriş merkezinde otoparklara asansör yapmayı akıl etmemiş olduklarını fark ediyoruz. Sevimli güvenlik elemanı ‘Ya haklısın yenge, özellikle çocuklu bayanlar çok şikayet ediyorlar. Ama yapacaklar inşallah’ diyor. İnşallah!..
Hadi alışverişe başlarken birimiz Oğuz’u kucağımıza alıyoruz, diğerimiz puseti taşıyor. Alışveriş sonunda….? Yorgunluktan bayılacak hale gelmişiz. Elimizde alışveriş torbaları. Yürüyen merdivenin başındayız. Merdivenlerin önünde ‘çalışmıyor’ işareti. Ben Oğuz’u kucağıma alıyorum. Yavaş yavaş, dikkatli adımlarla kucağımda Oğuz’la iki kat iniyorum. Arkamda eşim. Tam sona yaklaşırken merdivenler aniden çalışmaya başlıyor. Kucağımda Oğuz sendeliyorum. Son basamaktayım Allah’tan. Bu ani harekete elinde onca yük ve dev bir pusetle merdivenin ortasında yakalanan eşim dengesini kaybediyor. Neredeyse yuvarlanacak. ‘Yürüyen merdivendir canı isteyince yürür memleketimde’ deyip çözümü artık arabayı valeye vermekte buluyoruz.

‘Akıllarına gelmemiş otoparka asansör yapmak.’ Nasıl olsa memleketimde yaşlılar, engelliler, çocuklar, bebekler evlere hapsedilmiş. Yıllar yıllar önce bir trende Parkinson hastası ve yavaş yürüyen büyükbabama arkasından seslenen ‘amcaaa, yürüyemiyorsan çıkma evinden’ diyen zihniyet galiba yıllar yıllar boyunca değişmemiş memleketimde. Son derece kibar büyükbabam yutkunup cevap vermiyor… 25 yıl geçti büyükbaba, pek bir şey değişmedi memleketinde…

Minik Oğuz doğunca ne değişti? Herşey + İstanbul’u sevmek çok ama çok zorlaştı.

Pedagojik Danışmanlık: Ne Zaman ve Neden?... Pedogagical Consultancy: When and Why? (Baby&You - Kasım 2010)

Oğuz 8 aylık olduğunda, gelişimine daha iyi katkıda bulunmak, hızla değişen ihtiyaçlarının daha iyi farkında olmak ve sağlıklı bir uyku alışkanlığı kazandırabilmek için Pedagog Prof. Dr. Norma Razon’a başvurduk. (Uyku düzeni konusunda Oğuz ile maceralarımızı ve tavsiyelerimizi dergimizin Ağustos sayısında bulabilirsiniz.) Şimdi ise bir uzmana ne zaman danışılmalı ve özellikle 0-3 yaşın önemi konusunda sizler için Norma Hanım’a danıştık.

Norma Razon, bir pedagogtan destek alınması için çocukların mutlaka sorunlu olması gerekmediğini söylüyor. Çocuğumuz için mutlu ve sağlıklı bir hayatın temellerini atabileceğimiz, yeteneklerini geliştirebileceğimiz, eksiklikleri konusunda yardım alabileceğimiz geniş bir alan olarak tanımlıyor pedagojik desteği. Ayrıca sadece çocukların değil, ailelerin de danışmanlık hizmeti aldığını söylüyor. Nasıl iyi anne-baba olunur, çocuğumu nasıl iyi bir şekilde eğitebilirim? Uykusunu nasıl düzene sokabilirim? Sağlıklı yemek düzenini nasıl verebilirim? Evlat edinmiş aileler, ikiz, üçüz anne-babaları, yıllarca tüp bebek denemelerinden sonra geç çocuk sahibi olmuş aileler, yeni bebek bekleyenler ve ergenleri de kapsayan birebir veya grup çalışmaları şeklinde geniş bir alanda ekibi ile birlikte çalışmalar yapıyor. Çocuklara yönelik gruplarda daha çok güvenli davranış geliştirme, sosyal beceriler kazandırma ve konsantrasyon artırma konularında çalışmalar yapılıyor.
(Daha fazla bilgi için; www.ekipnormarazon.com)

Sihirli Yıllar; 0-3 yaş…

Norma Hanım, özellikle 0-3 yaşın önemini vurguluyor ve ekliyor: Bu dönemde bedensel ve zihinsel gelişim çok süratli. Bedensel büyümeyi anne-babanın çok iyi takip etmesi ve buna göre ortam hazırlaması gerekli. Örneğin çok hareketli bir çocuk için koşup oynayacağı uygun bir ortam, açık hava mutlaka sağlanmalı. Hızla artan bedensel hareket ile beraber tabi ki tehlikeler de artıyor ve bu konuda da önlem almak şart.

0-3 yaş zihinsel gelişimin de çok hızlı olduğu bir dönem. Bebekler hareketlerimizi taklit ederek öğreniyor. Fark edilmediğini sandığımız seslerimiz, hareketlerimiz bebeğin, çocuğun bilgisayarına kaydediliyor ve yeri gelince de kullanılıyor. Maalesef olumsuz davranışları çok daha kolay öğrenip uyguluyorlar; bu yüzden anne-babanın davranışları ile olumlu örnek oluşturması şart. Bir olumsuz davranışın anne-babada tepki yarattığını öğrenince bilerek ve isteyerek bu davranışı tekrarlıyorlar. İstenmeyen bir davranışı bıraktırabilmenin en iyi yolu ise bu davranış ile dikkat çekemediğini anlamasını sağlamak ve olumlu davranış ile örnek olmak.

Dil gelişimi de bu dönemde çok hızlı. Anne-babalar çocuğum niye konuşmuyor diye kaygılanırken birkaç gün sonra çocuk tam bir cümle kurup anne-babayı şaşırtabiliyor veya bazı çocuklar da tek tek kelimelerle konuşmaya başlayabiliyor.

Sosyal gelişim açısından da çekingen, anne-baba ve aile büyükleri dışında kimseye yaklaşmayan bir çocuk birden bire kendisine gülen bir yetişkine gülücükler saçabiliyor. Kendi dünyasının dışında da birilerinin olduğunun farkına varıyor; bu da sosyal gelişmenin başladığının göstergesi oluyor. Geçmişte çocuklar 5-6 yaşında okula başlarken bugün nerdeyse 1,5-2 yaşında başlıyorlar. Oyun gruplarında veya miniklerin gittiği jimnastik sınıflarında sosyalleşiyorlar.

0-3 yaş ve temel alışkanlıklar
0-3 yaş aynı zamanda temel alışkanlıkların da kazanıldığı dönem. Yemek, uyku, disiplin ve bu yaşlarda başlayıp biraz daha uzun süren tuvalet alışkanlığı… Tüm temel alışkanlıklar illa ki bu yaşlarda tamamlanıyor demek mümkün olmasa da bu alışkanlıkların temeli 0-3 yaş döneminde atılıyor.


Çocuğa yapabildiği şeyleri yapabildiği zaman yaptırabilmek lazım. 1,5 yaşında bir çocuk çatala köfteyi batırıp yiyebilir; ama yerlere dökülüyor veya daha çok yesin diye anne veya bakıcı o çatalı çocuğun elinden alıp kendisi yediriyorsa daha sonra çocuk çatalla yemeyi denemiyor. Çocuk bir havucu ya da bisküviyi kemirmeye başlıyorsa yerlere dökülüyor diye onu püre yapıp ağzına verince çocuk bu sefer katı yememeye başlıyor. Maalesef bazı olumsuz alışkanlıklar da ailelerinin yaklaşımlarından kaynaklanıyor.

Çocukta istenmeyen bir davranış ne kadar erken fark edilir ve uygun bir şekilde müdahale edilirse sonuç o kadar etkili olur. Belki tüm istenmeyen davranışları tamamen yok edemiyoruz; ama eğitim ile çocukların istenmeyen bazı yönleri törpülenebiliyor. Bebeklerde, çocuklarda gördüğümüz davranışların bir kısmı da kalıtım yolu ile geçiyor. Karakter, kişilik ve bedensel özellikler bakımından kalıtımın yanında çevresel faktörler de etkili tabi ki. Bebeğin veya çocuğun anne-babadan kalıtım yolu ile aldığı özelliklerin yanında anne-babayı izleyerek kazandığı özellikler ve davranışlar da var.

İstenilen davranışın yerleştirilmesinde ise örnek davranış sergilemenin yanında kararlılık, istikrar ve ödüllendirme de çok önemli. Yemek yeme alışkanlığı, uyku, temizlik, tuvalet gibi temel alışkanlıkları kazanmamış bir çocuğa aile, örneğin okul döneminde de ödev sorumluluğunu veremiyor.

0-3 yaş döneminde anne bebeğine kendisi bakamıyorsa;

Özellikle 0-3 yaş döneminde mümkün olduğunca bebeğin bakımını ve eğitimini annenin kendisi yapması tavsiye ediliyor. Fakat bazı anneler için bu mümkün olamayabiliyor. Maddi açıdan çalışmak zorunda olabiliyor veya ‘ben ancak çalışırsam mutlu olabilirim’ diyebiliyor. Bu durumda devreye mecburen bakıcılar veya aile büyükleri giriyor. Bakıcılardan haklı olarak çok şey bekliyoruz. Sevecen olsun, hijyen kurallarına uysun, sağlıklı olsun, çocuk bakımından anlasın (sağlık, hastalık, eğitim, oyun, oyuncak konularında bilgili olsun), çocuğun gelişim aşamalarının bilincinde olsun, bizim çocuğumuzun farklılıklarını görsün, annenin disiplinine paralel bir disiplin uygulasın istiyoruz. Maalesef hepsini bir arada bulmak çok güç.

Alternatif çözüm; anaokulları ve kreşler. Tabi ki bunların da ideal koşullara uygun olması lazım. 0-3 yaş çocuğunun bire bir ilgiye ihtiyacı var. Uygun bakıcı bulunamadığında çok az sayıda çocuğun olduğu bir eğitim grubu düşünülebilir. Ülkemizde çalışan anneler için gönül rahatlığı ile çalışabilmeleri için daha iyi imkanlar yaratmamız lazım. Bir bakıcıya birebir bağlı kalındığında, hele çocuğun da çok sevdiği, alıştığı bir bakıcı ise bakıcı ayrıldığında, aile de, çocuk da ortada kalmış oluyor. Bu da çocuk üzerinde büyük bir travmaya neden olabiliyor.

Bebeğin, çocuğun bakımında farklı kişiler rol aldığında; çocukların davranış tarzları kişiden kişiye kesinlikle farklılık gösteriyor. Bazı durumlarda çalışan annede suçluluk duygusu olabiliyor. ‘Çocuğumu bütün gün başka birine bıraktım, akşam bir-iki saat görebiliyorum, dolayısı ile çocuğumu ağlatmayayım.’ hissi oluyor. Bu durumda çocuğun nazı anneye geçiyor. Aynı durum babalar için de geçerli olabilir. Bazı durumlarda da anne-baba daha kuralcı, bakıcı daha gevşek olabiliyor. Eğitim konusunda bebeğin bakımı ile ilgilenen kişiler arasında farklı yaklaşımlar olduğu zaman çocuk farklı kişilerden farklı mesajlar alıyor. Maalesef çocuk bu durumdan yararlanmasını öğreniyor.

Anneanne, babaanneler söz konusu olduğunda ise anne-baba ile her zaman paralel olmalarını beklemek mümkün değil. Önceki kuşak daha çok, seven, şımartan, hatta kendi çocuğuna yapmadığını torunu için yapan bir kuşak. Onları da bu konuda çok eleştirmemek lazım. Aile büyükleri kendi evinde kendi kurallarını, anne-baba kendi evinde kendi kurallarını koyabilirse ve durum çocuğa uygun şekilde anlatılırsa çocuklar en azından bunu daha kolay kabullenir ve zarar görmez.

Unutulmaması gereken nokta çocuk bakımında telafinin mümkün olmadığı. ‘Ben 0-3 yaşında çocuğuma bakamadım; ona bazı olumlu alışkanlıkları veremedim; ama bunu 5 yaşına geldiğinde telafi edebilirim’ diye bir şansımız yok maalesef.

Özet olarak çocuk yetiştirmede disiplin çok önemli. Disiplin değince akla çatık kaşlı uygulanan cezalar, bağırma, vurma gelmemeli. Disiplin belli kurallar, belli sınırlar, belli işlerin bu belli kurallar ve sınırlar içerisinde yapılabilmesi demek. Çocuğa bir konuda ‘hayır’ diyor ve bunu tutarlı bir şekilde yapabiliyorsanız çocuk bunun yapılmaması gerektiğini öğreniyor. Böylece ailedeki yasakları ve serbest olan şeyleri kabul ederek yetişiyor. Dolayısı ile ileride toplum kurallarını kabul etmekte de zorluk yaşamıyor. Çocuğu kısıtlamak ne kadar hatalı ise çocuğa sınırsız bir özgürlük vermek de o kadar hatalı. Belli sınırlar içinde özgürce oynamasına, gelişmesine fırsat vermeli.


Sevgi ve şevkat, çocukta güven duygusunu uyandırmak, çocukla oynarken keyif almak, eğlenerek oynamak işin temeli. Oyun, asla görev olmamalı. Aksi takdirde bunu çocuklar ve hatta bebekler hissediyor. Oyunlarımızda çocuk gelişiminin genel çizgilerini ve kendi çocuğumuzun olumlu ve olumsuz özelliklerini bilmeliyiz. Çocuklarımızın ileride kendilerine ve bize güven duymaları da bu dönemde atılan tohumlarla sağlanıyor.

Teşekkürler Norma Razon…


Minik Oğuz doğunca ne değişti? Herşey + hayat çok hızlı akar oldu… İçimde sihirli yılları kaçırma korkusu doğdu…

Oğuz ve Annesinden Alışveriş Tavsiyeleri 1 (Baby&You - Ocak 2011

İlk defa anne olurken, ne kadar çok araştırsa, ne kadar titiz de davrandığını düşünse insan, ancak bebeği ile birlikte kullanırken farkına varıyor, bebeği doğmadan onun için yaptığı alışverişlerdeki yanlış seçimlerin.

Özellikle kocaman bir karınla, maalesef insanın beynine de pek fazla kan gitmezken yanlış seçimler yapabiliyor insan biricik bebeği için. İlk defa anne oluyoruz ve aslında kullanıcı biz değil bebeğimiz. Bebeğimiz, başkaları tarafından çok tavsiye edilse de, bazen bizim onun için yaptığımız seçimlerde çok rahat olamıyor. Bu yüzden Minik Oğuz için bazı elzem alışverişlerde yapmış olduğum hataları paylaşmak istedim sizinle.

Bebek yatağı
Nedense ‘büyüyen yatak’ takıntım vardı. Ablam da yeğenim için böyle bir yatak almıştı zamanında. Bengisu büyüdüğünde de yatağın ayakucundaki çekmeceli, bebek küçükken üzerinde altı değiştirilen bölmeyi söküp komidin olarak kullanılmak üzere bir kenara almış ve daha uzun bir yatak alıp çocuk yatağına dönüştürmüşlerdi yatağı. Bu da bana gayet pratik, uzun vadede ekonomik, dolayısı ile sorgulanmayacak bir seçim olarak gelmişti.

Yatağın parmaklıklarının arasının çok geniş olmaması, kademeli bir şekilde indirilip kaldırılması ve yatağın boyasının kurşunsuz olması gibi olmazsa olmazlara çok dikkat ederek bu standartlara uygun bir yatak aldık. Bebeğiniz için mobilya seçerken özellikle boya konusunda çok sorgulayıcı olmak gerekiyor, zira bebeğin doğrudan soluyacağı ve daha sonraki aylarda da kimi zaman yalayacağı, kimi zaman kemireceği bir madde söz konusu. Maalesef yurdumda bu konuda da mevcut mobilyaların pek çoğunda bir kontrol yok. Size satıcı her ne derse desin, sertifikasını, hangi boyayı kullandıklarını sorun. Hele ki daha kapıdan girdiğinizde mobilyacıda burnunuzu rahatsız eden o keskin boya kokusu varsa, bence daha kapıdan dönün. ‘Yenge daha atölyeden yeni çıktı mobilyalar, birkaç güne dağılıyor bu koku’ laflarına da hiç ama hiç aldanmayın.
Sağlıklı, şık, kaliteli bir yataktı oğlumuza seçtiğimiz; zaman geçtikçe çıktı eksikleri:
Parmaklık yüksekliği sadece iki kademe olarak ayarlanabiliyordu. İlk aylarda sorun yok. Bebek koyduğunuz şekilde kalıyor ve en alt ayarda rahatça kullanıyorsunuz parmaklığı; ama bebek oturmaya başladığında, hatta bu an henüz gelmeden yükseltmeniz gerekiyor parmaklığı. İnanın yataktan düşen bebek sayısı hiç de az değil. Yaklaşık bu dönemde beşikten yatağına alıştırma çabalarına başlamıştık Oğuz’u. Bazen 45 dakika Oğuz bizi yanında tutuyor, ninni söyletiyor, sırtını kaşıtıyordu. (ki Minik Oğuz babası sayesinde kazandığı bu alışkanlığa hala bayılıyor.) Oğuz 15 aylık; hala bazı geceler dönüp duran, kalkmaya çalışan, yorgunluktan kimi zaman pek bir sarsak olan, kimi zaman da yatak içinde bir minik meydan muharebesi çıkartan Oğuz’u devamlı çevirmek, biberonunu tutmak gerekiyor. Bu süreçte yatak parmaklıklarının bir tek yükseklik ayarı varsa beliniz, sırtınız için de ağrılı günler ve geceler başlamış oluyor. Oysa sessiz ve kolayca farklı yüksekliklerde ayarlanabilen bir parmaklık, hem bebeğinizi uyuturken, hem de gün içinde bazı zamanlar yatakta oynarken size çok büyük rahatlık sunuyor (ki maalesef biz bu rahatlıktan mahrum kaldık.)

Büyüyen yatağın ayak ucundaki alt değiştirme ünitesi:
Büyüyen yatak olsun, ayrı bir ünite olsun, ne olursa olsun, mutlaka ve mutlaka kenarlıkları (sağında ve solunda yükseltisi ) olmalı. Bebek mağazalarında yumuşak, ıslaklık geçirmeyen, silinebilir alt değiştirme minderleri var. Çok büyük rahatlık olan bu minderi alt değiştirme ünitesinin üzerine koyduğunuzda kesinlikle kaymamalı. Maalesef bizim seçtiğimiz yatakta, bu bölümde (daha sonra da komidin olarak kullanılacak diye olsa gerek?), yan korumalar/yükseltiler olmayınca altının ve üstünün değişmesinden hiç hoşlanmayan Oğuz ile bu bölüm ilk aylar dışında tam bir kabusa dönüştü. Zaten bir müddet sonra yukarıda alt, üst değiştirmek her koşulda tehlikeli . Kitaplardaki ‘altı değişirken kıvrılıp duran bebek’ tanımına bir de ‘altı değişirken isyan çıkartan bebek’ tanımı da eklenince bu bölüm bizde pek bir erken kullanılmaz oldu. Başka bir fonksiyon için de kullanamıyorsunuz. Çünkü uyandığında ayağa kalkan Minik Oğuz, buranın üzerinde ne var ne yok gecenin karanlığında tombul elleri ile ulaşıp yatağının içine indiriyor. Kafasını bu ünitenin tepesine vurması ise cabası. Çünkü yumuşak bir korumayı büyüyen yatakların ayak kısmının tepesine bağlamanız mümkün değil. Ya çok sakin uyuyan, alt değiştiren, giyinen bir bebeğiniz olacak (yani bir mucizeye tanık olacaksınız) ve bu sorunları abarttığını düşündüğünüz annelere, şu anda da bana hayret edeceksiniz ya da en başından benim onca çabama rağmen yapamadığım akıllı alışverişi yapacaksınız.

Yatak tekstili
Yatak koruyucusu:
Mutlaka ve mutlaka ilk başta alınmalı. Yatağımızı alırken pek bir bilgili İnci Tuncel yetkilisi, ‘canım şimdi lüzum yok aleze, bebeği tuvalete alıştırırken alacaksınız’ demişti bize, ilk günden itibaren en kaliteli bezin bile baş edemeyeceği kazalar olabileceğini bilmeyerek. Sonradan aklım başıma geldiğinde de tek bir çarşaf (ki yatağı tamamen saran, lastikli bir çarşaf olmalı) ile bile yatağı mobilyanın haznesine yerleştirmenin bir işkence olduğunu anladıktan sonra, hem alez hem çarşafla birlikte yatağın mobilyasına giremeyeceğini anladık. Tabi ki yatak ile mobilya arasında bebeğin minik parmaklarını, ayaklarını sokabileceği bir boşluk olmamalı; ama uzman bir bebek mobilyası üreticisi de bir alez ve bir çarşafın gireceği birkaç milime ihtiyaç duyulacağını bilerek üretim yapmalı.

Parmaklık koruyucuları:
Yine hem yatak, hem de tekstil üreticilerinin (ki çoğu zaman ikisini de aynı yerden alıyorsunuz) bilmedikleri, hareketlenmeye başlayan bir bebeğin yatakta yattığı gibi kalmadığı. Bebekler yatağın içinde sürekli bir saat yelkovanı gibi dönüp duruyorlar. Uykularında dünyanın en garip, en sevimli pozlarını sergileyip, koca yatak içinde bir küçük köşe bulup orada büzüşüp kalıyorlar. Kafalarını parmaklıklara bağladığınız tekstillerin içine sokup uyuyabiliyor ve oradan uyku sersemi çıkamayabiliyorlar. Bu durumlar bebeğin ayına da bağlı olarak sevimli, ama bir o kadar da yorucu ve tehlikeli durumlar doğurabiliyor. Bu yüzden aldığınız tekstil; bebeğin sağlığına zararlı olan maddeler içermemeli, alttan, üstten ve ortalardan bağlarla yatağın kenarlarına birçok noktadan sabitlenmeli. Bir sabah uyandığınızda bebeğinizi bağların birkaçını koparmış, kurdeleleri sağmış, iplikler ellerine dolanmış halde bulabilirsiniz, benim sevgili, geceleri pek bir hareketli oğlumu bulduğum gibi.
Tekstilin yüksekliği parmaklığı üst seviyede kullandığınızda parmaklığın bir karış altına kadar uzanmalı, ve dört bir tarafı çevirmeli (sadece üreticilerin bebeğin yatmasını uygun gördüğü baş tarafı değil). Tabi ki dört bir tarafı en tepeye kadar kapatıp, yanlardan hava sirkülasyonunu engelleyecek, bebeği hapsedici bir şekilde de olmamalı. Bağ yerleri kolayca kopmayan, sağılmayan kumaştan olmalı. (Kurdele gibi kolayca dağılan materyallerden kesinlikle olmamalı.)

Maalesef renk, işlemeler gibi konular karnı burnunda heyecanlı bir anne adayının daha çok ilgisini çekebiliyor bu aşamada. Aslında en önemli kriter bebeğin güvenliği ve konforu. Kural şu: Bebek güvenli ve rahat ise anne-baba da rahat! Minik Oğuz doğduktan sonra artık ona yaptırır olduk seçimlerini ve kendisi için çok güvenli ve rahat, bizden çok daha akıllıca seçimler yaptı.

Bir dahaki sayıda puset ve ana kucağı maceralarımızı sizlerle paylaşacağız. Puset deyip geçmeyin, yeni yılda pusetinizi bizi okumadan sakın seçmeyin. Mutlu yıllar…

Minik Oğuz doğunca ne değişti? Herşey + En güzel yeni yıl kırmızı tulumu ile ortalıklarda gezinen bir sevimli bebekle evde kutlanan ve yorgunluktan gece 24:00 zor beklenilen yeni yıl oldu.

Oğuz ve Annesinden Alışveriş Tavsiyeleri 2 (Baby&You- Şubat 2011)

Kocaman bir karınla ve maalesef insanın beynine pek fazla kan gitmezken oğlum için yaptığım bir diğer yanlış seçim: Puset

8 aylık hamileyken almıştık ilk pusetimizi; o zamanlar çok önemli olduğunu düşündüğümüz hafiflik ve baston gibi katlanabilme (dolayısı ile az yer kaplama) özelliğini ‘olmazsa olmaz’ zannederek. Eşimin ağır bir puseti taşıyamayacağım, açıp kapatamayacağım gibi kaygıları vardı. Oysa çıt kırıldım bileklerim ve fıtıklı belim, Polonya’da geçirdiğimiz iki kış boyunca araba yolumuzu ve bahçe kapımızı açmak için kürüdüğüm karlar ve hatta kırdığım buzlar sayesinde oldukça güçlenmişti. Ayrıca Allah, 9 aylık hem fiziksel, hem de ruhsal olarak zorlu bir alışma dönemi sonunda veriyordu bebeğimizi kucağımıza.
Her neyse?... Pek hızlı büyüyen, adı gibi güçlü bir oğlan çocuk doğuracağımı ve hızla artan kilolarını zaten uzun yıllar boyunca taşıyacağımı, dolayısı ile puset taşımanın bana vız geleceğini tahmin edemedi sevgili eşim. Koca karnımdan dolayı eğilip kalkamadığım, fazla kilo almamama rağmen pek kıvrak bir hamile de olmadığım için puset seçimine mağazada oturduğum tabure üzerinde, elimden hiç düşmeyen su şişesi ile dahil oldum. Tutma yeri konusunda hassasiyetim olduğunu hatırlıyorum bir de. (Kesinlikle o süngerimsi maddeden olmamalıydı!)

Sonuç: Bir marka hem tekstil, hem oyuncak, hem puset, hem mama sandalyesi hem vs. vs… yapamıyor. Biricik oğlumuz onun için aldığımız puseti ilk günden itibaren sevmedi, ana kucağında da pek rahat edemedi. (Her defasında arabaya kemerle bağla, sök kısmı da bir başka işkence idi.) Hele ki 6 aydan sonra ana kucağından pusetin koltuk kısmına geçtiğimizde olmazsa olmaz sandığımız baston gibi katlanabilme özelliği ikinci bir kabusa dönüştü. Puset açıldığında sırt kısmında katlanılan bölüm tümsek kalıyor, Minik Oğuz pusetinin içinde devamlı yamuk duruyor ve ağlıyordu. Tente kısmı deseniz bir facia, tıpkı ana kucağında olduğu gibi o da yamulup duruyordu. Etrafımda aynı puseti gördükçe kolaçan ediyorum; hepsinde durum aynı. E-bebek’e gittik, şikayetimizi iletmeye: ‘Bu ürün böyle; çok şikayet geliyor’ demekten başka bir yardımları olmadı. Alırken siz değil miydiniz, yağlayan ballayan, sayın ‘uzman’ bebek ürünleri satıcısı?!

Stokke Xplory!
Sonunda oğluma yeni bir puset aldık. Oğuz’u oturttuğumuzda, bundan sonra da seveceği herşeyde çıkartacağı sesle seçimini belli etti. ‘Hehehe…’
Oğuz’un o andaki mutluluğu ve sevimliliği dışında neler bu puseti seçmemizi sağladı?

Yerden yükseklik
Tüm pusetlerden daha yüksekte oturuyor bebeğiniz. Kimileri şaşırıyor; ‘Niye bu kadar yüksekte bebek, düşmez mi?’ Tabi ki alçak ya da yüksek tüm pusetlerde ve mama sandalyelerinde olduğu gibi kemerini bağlıyorsunuz bebeğinizin.
Bebeğiniz dünyayı ayakların seviyesinden değil, nerdeyse sizin seviyenizden görüyor, gözlemliyor, öğreniyor. Siz de ona daha yakın oluyorsunuz. Çok beğendiğim bir sloganları var: Explore Together / Beraber Keşfedin! Gezmeyi, dışarıda olmayı seviyorsanız, bebeğiniz uzun süreler, keyifle vakit geçiriyor pusetinde. Kural burada da işliyor: Bebek rahat ise anne-baba da rahat!
Egzos borularından çıkan kurşun vs gibi bebeğiniz için son derece zararlı maddeler genellikle yerden 1 m yüksekliğe kadar olan bölümde birikiyor. Dev parkların, ormanların olmadığı, yerlerine gecekondular ya da dev binalar dikilen memleketimizde şehir içinde ve çoğu zaman maalesef trafik kenarında gezdirebildiğimiz bebeklerimiz, yerden ne kadar yüksek olurlarsa, bu zararlı maddelerden de nispeten daha az etkileniyorlar.
Ayrıca puset asansörlü olduğu için istediğiniz yükseklikte ayarlayabiliyorsunuz; yani bebeğinizi değişik yüksekliklerde gezdirebiliyorsunuz. İtiraf edeyim ki ben en alt kademesini hemen hemen hiç kullanmadım. (ki bu kademe bile diğer pusetlerden daha yüksekte tutuyor bebeği).

Hayatı kolaylaştıran detaylar
Çok rahat sürüyorsunuz. Tekerlekleri dağ yollarında bile problem yaratmadı. Eski pusetimizle İstanbul’un çöken kaldırımlarında bile ilerleyemiyorduk.
Puseti tutma açınızı, tuttuğunuz yüksekliği ayarlayabiliyorsunuz.
Size dönük konumdayken yatak rahatlığında uyutabiliyorsunuz bebeğinizi.
Bebek dışarıya dönükken tentesinin fileli kısmını açıp bebeğinizi gözleyebiliyorsunuz.
Yağmurluk, pek çok pusette olmayan sineklik, güneşten korumak için şemsiye, ihtiyacınız olan her şeyi rahatça taşımanızı sağlayan çantaları ve birçok artısı var diğer pusetlerde olmayan.
Yürüyen merdivenlerden iki tekerlekli hale getirerek çıkartabiliyorsunuz pusetinizi. Memleketimin alışveriş merkezlerindeki otoparklarında, metrolarında, hastanelerinde her zaman asansör olmadığı için bu özelliğin çok önemli olduğunu düşünebilirsiniz. Açıkçası ben cesaret edip hiç kullanmadım. Bunun yerine biraz ileride (yürüyen) merdivenler olduğu halde içleri genç, sağlıklı insanlarla dolu gelen asansörler önünde yaşlılar, engelliler ve diğer pusetli anneler ile sıra beklemeyi tercih ettim.

Neler daha iyi olmalıydı?
Oğuz öğlen uykularını pusetinde uyuduğu için Stokke’u genellikle Oğuz’un yüzü bize bakacak şekilde kullanıyoruz. Oğuz’un içindeki kaşif git gide aktifleşmeye başlayınca Stokke’ta bile eksiklikler bulmaya başladık. Oğuz, puseti tuttuğunuz yüksekliği ayarlamanızı sağlayan kapağı ayak başparmağı ile açıp kapatmayı inanılmaz eğlenceli bir oyun zannetti: Tak tak tak… ta ki bir gün (10 aylıkken) baş parmağını buraya sıkıştırıp derisini yüzene dek. Zaten giymeyi pek sevmediği çoraplarını ve ayakkabılarını sırf burayla oynamak için hala çıkartıp duruyor. Hatta bir ara bu bölümü bir tülbent ile bağladım minik oğluma unutturabilmek için.
Bardaklık, biberonluk: Geçenlerde Oğuz en sonunda bunun da arasına tombul parmaklarını sokmayı başardı. Neden bu kadar keskin olmak zorunda?! Bu kadar konfor ve ayrıntı düşünülen bir pusette bir bebeğin en olmadık yerlere elini, ayağını sokabileceği düşünülmeli idi bence. Sonunda el parmağının derisini yüzmeyi de başardı, hatta tırnağı morardı. Tabi benim keşfetmeye pek meraklı oğlum, bir yandan acıyan elinde buz, diğer yandan diğer eli ile aynı deneyimi yaşlı ve hala meraklı gözlerle yaşamaya çalışmaya devam etti.

Bir anne ve pazarlama konusunda hiç de fena olmayan biri olarak anlayamıyorum:
Stokke’un bir dergide reklamını gördüm; dehşete düştüm. İki sayfanın anlatmaya yetmediği birçok ayrıntı düşünülerek tasarlanmış bir ürün nasıl Burcu Esmersoy kullanılarak anlatılır? Daha doğrusu nasıl anlatılamaz? B. Esmersoy (anne değil, bildiğim kadarı ile anne adayı da değil), üzerinde abuk sabuk, uçuk ötesi bir kıyafet, Stokke Xlory’i kullanıyor. İlanın sol üst köşesinde de ürünün fiyatı.
Sevgili Stokke Türkiye yetkilileri; çok güzel ve ürünü anlatan yabancı ilanlarınız var. Gayet net, ürüne odaklı. Neden onları kullanmazsınız?
Neden B. Esmersoy bir garip kıyafetle bu ürünü kullanıyor diye, bir annenin çok da kolay kazanılmayan o kadar parayı ne işe yaradığını anlatamadığınız bir dizayn için vereceğini düşünürsünüz?

Not: Stokke Xplory’nin ana kucağı yok. (Sadece port bebe ve 6 aydan sonra kullanabileceğiniz koltuklu bölüm.) Maxi Cosi ana kucaklarını bir adaptör yardımı ile Stokke pusetinizde kullanabiliyorsunuz. (ki bunda da Oğuz ve annesi kesinlikle isofixli modeli tavsiye eder.)

Minik Oğuz doğunca ne değişti? Herşey + Sloganımız ‘bebek rahatsa anne-baba da rahat’ oldu.