10 Ocak 2016 Pazar

Oğuz Dubai’ye Taşınıyor 2... Oguz is moving to Dubai 2...


Oğuz, Dubai’ye bir kaç defa tatile gitmişti. Dubai’yi pek bir sever. Küçücükken Dubai’nin ‘Arap Kralı’nın Dubai’ye gelen ve annesinin sözünü çok güzel dinleyen çocuklar için gönderdiği çilekli sütleri içmeyi de pek severdi. Oğuz, denizi sever, kumsalı sever, deveye binmeyi, akvaryumları gezmeyi... Ama Dubai dönüp dolaşıp, babanın işi nedeni ile taşınılacak bir ülke olunca işler değişti...

Dubai’ye taşınma planlarını Oğuz ile paylaşınca bizi en çok şaşırtan Oğuz’un evine bağlılığı oldu. Başladı ‘Evim ne olacak?..’ diye. ‘Ben bu evimi çoook seviyorum... Televizyonumu, banyomu, oyuncaklarımı çook seviyorum. Duvardaki resimlerim de mi başkasının olacak?..’ diye hüngür hüngür, dudaklarını titrete titrete ağlayınca işler karıştı.

Biz de evimizi çok ama çok seviyorduk. ‘Hayatımız boyunca İstanbul’da yaşamak istediğimiz ev bu...’  diye düşünsek de finansal açıdan çok avantajlı olacağını düşünerek evi kiraya vermeyi planlıyorduk. Sonunda dedik ki Oğuz bir kökü olduğunu bilsin, hissetsin, bilsin ki burası onun yuvası... Memleketi her ne kadar zor dönemlerden geçse de aidiyet duygusunu kaybetmesin istedik. Yaz tatilinde okullar kapanır, sıcaklık 45⁰’yi bulur ve İstanbul’a kaçılır... Kapısını açıp gireceğimiz yer bir otel odası değil, kendi evimiz olsun, dedik. Ama bu noktaya gelinceye kadar yine de Oğuz’u ikna etmeye çalıştık ne yalan söyleyelim. Evimizi başkasına kiralasak da o yine bizim evimiz, dedik. ‘Böyle bir şey olmaz, artık onların evi olur.’ dedi. Bu noktada ‘tapu’ kavramı gündeme girdi. Babası açtı, evimizin tapusunu gösterdi. Evimizi satmadığımızı, sadece belli bir süre başkasına para karşılığında evimizde oturma hakkı tanıyacağımızı anlattı, anlatmaya çalıştı. Oğuz, tapuya baktı ve ‘Neden burada sadece annemin ve senin ismin yazıyor? Neden Oğuz da yazmıyor?’ dedi. Bir gün hepsinin üzerinden onun ismi yazacağını, küçük çocukların isminin şu anda yazamayacağını anlattık. O ‘bir günün’ ne zaman geleceğini sormadı Allah’tan.

En nihayetinde İstanbul’a geldiğinde evini kullanamayacak olması fikrini içine sindiremeyince, bizim de içimize sinmedi. Ne yalan söyleyelim biz de pek bir rahatladık bu karardan dolayı.

Bir kısım eşyamızı gönderdik Dubai’ye yine de. Oğuz’un anneannesinin aldığı mavi İkea çalışma masası, sandalyesi, çalışma/oyun tahtası, oyun halısı, dünya ve ay lambası, bilumum oyuncakla beraber paketlendi ve gönderildi. İstedik ki buradaki evinden, hayatından, alışık olduğu düzenden bir kaç parça olsun henüz belli olmayan yeni evinde. Dubai’de okullar 30 Ağustos’ta açılıyor. Ödevlerini eski masasında yapsın, düzeninin devam ettiğini hissetsin, istedik. Sevdiği bir hayattan yine seveceği (seveceğini umduğumuz) başka bir hayata geçerken onun rutininin parçası olan eşyalar yeni odasında onu karşılasın istedik.

 Oğuz’un ev konusundaki malına bağlılığını arabamızda da yaşadık. Tutturdu arabamızı satmayalım, diye. Konu araba olunca, bu sefer menkul ve gayrimenkul kavramlarını anlattı babası uzun uzun. Parayı iyi yönetmenin önemini, arabamızı bir yıl kullanmadan otoparkta tutarsak seneye değerinin ne kadar azalacağını anlattı. Aradaki miktar ile neler yapılabileceğini somutlaştırmak için, bu para ile kaç kutu Ninjago legosu alınabileceğini, kaç tatile gidilebileceğini anlattık uzun uzun. Sonunda ikna oldu, gözyaşları ile. Yine de arabamız satıldığı akşam yatağına yatarken, ‘Şimdi arabamız kimin oldu? Ben onu çoook özlüycem.’ diyiverdi. 

Sonuçta Oğuz’a ne kadar da Dubai’ye taşınmayı sanki hiç bitmeyen bir tatil olarak pozisyonlandırsak da aslında gayet iyi anladı; pek çok şey değişiyor...

Evi boşaltmadığımız için mi bilmem ben bile sanki uzun bir tatile gidiyormuşuz gibi hissediyorum zaman zaman. Sanki yıllar önce Polonya’ya, sonra da İsviçre’ye taşınırken daha bir hüzünlü, garip duygular içindeydim. Yoksa çocuklu ve okullu hayatla beraber yeni bir ülkeye taşınıyor olmanın koşturmacası pek bir fazla olduğu için, koşturmacadan fırsat bulup mu duygumu yaşayamadım bilmem...

 Tek yönlü uçak biletimiz, iki gün sonra...  Dubai’den paylaşımlarımızın devam etmesi dileği ile...

Oğuz Dubai’ye Taşınıyor... Oguz is moving to Dubai...


Oğuz, Dubai’ye bir kaç defa tatile gitmişti. Dubai’yi pek bir sever. Küçücükken Dubai’nin ‘Arap Kralı’nın Dubai’ye gelen ve annesinin sözünü çok güzel dinleyen çocuklar için gönderdiği çilekli sütleri içmeyi de pek severdi. Denizi sever, kumsalı sever, deveye binmeyi, akvaryumları gezmeyi... Ama Dubai dönüp dolaşıp, babanın işi nedeni ile taşınılacak bir ülke olunca işler değişti...

Baba ısrarla Oğuz ile konuşmayı kendisi yapmak istediğini söylemiş ve annenin müdahale etmemesi konusunda çok ciddi uyarısını yapmıştı. Son ana kadar Oğuz’a taşınma işini söylemeyip, çocuk için uzunca bir belirsizlik olmasın diye beklemiştik.

Son an?  Ertesi gün Dubai’ye gidilecek ve anne ve babanın daha önce gidip onlarca okul arasından seçtiği 4 okulun sınavına girecek. 

Oğuz, geçen yıl 5 yaşında ilkokula başladığı için Dubai’de hiç bir okul, 2. sınıftan devam etmesini kabul etmiyor. Dubai’de ilkokul 1’e başlamak için 1 Eylül itibarı ile 6 yaşını doldurmuş olmak gerekiyor.  Oğuz, 15 Eylül 2009 doğumlu olunca 15 gün ile anaokulu kapsamına giriyor. ‘Bu yaş çocuğu ilkokulu yapamaz. İlkokul 1 için bile sınav ve mülakat yapmamız gerekir.’ deyince okullar, anne devreye giriyor. ‘Bu çocuk ilkokul 1. sınıfı zaten bitirdi. Madem çocuğu ta İstanbul’dan sırf okul sınavları için Dubai’ye getireceğiz, ilkokul 2 için sınav yapın, hangisini  geçerse o sınıftan başlasın.

Baba: ‘Oğuz, sen Dubai’yi seviyor musun?’
Oğuz: ‘Eveeeeet.  Çok, hem de çook.’
Baba: ‘Ben de çok seviyorum Dubai’yi. Hem de sana çok güzel haberlerim var. Baban, çok güzel bir işe başlayacak Dubai’de.’

Oğuz: ‘Dubai’ye mi yaşınıyoruz?’
Baba: ‘Evet, ne kadar güzel değil mi?’

Oğuz’un önce dudaklar titrer, sonra yanaklardan yaşlar boşanır...  ‘Dubai’ye taşınmak istemiyorum!’

Oğuz ağladığı için çok şaşırmış, donakalmış babamıza sonra soruyorum. ‘Ne bekliyordun? Babacığım, böyle güzel bir görevi aldığın için seni çok tebrik ediyorum, falan mı?’ Anlaşılan babamızın gerçekten de böyle naif bir beklentisi varmış.

Baba, Oğuz’a sarılır, onun da dudaklar titreyip gözler dolmaya başlar.
(Daha biz okulla ilgili hiçbir şey demeden) Oğuz: Okula Dubai’de mi gideceğim?

Oğuz artık hüngür hüngür ağlamaya başlar... ‘Ben arkadaşlarımla okula gitmek istiyorum. Dubai’ye taşınmak istemiyorum.’

Baba: ‘Evet oğlum, ama bak ne güzel orada bir evimiz olacak, kışın bile denize gireceğiz...’
Oğuz: ‘Ben bu evimi çoook seviyoruuum... Televizyonumu, banyomu, oyuncaklarımı çook seviyorum. Duvardaki resimlerim de mi başkasının olacak?’

Baba, Oğuz sarılır ve çok acıklı bir Türk filmi sahnesini yeniden çekerler.

Anne, müdahale etmeme yasağını çiğneyip durumu ele alır: ‘Televizyonun, resimlerin, oyuncakların yine senin. Onları da götüreceksin.’Oğuz’un çoook sevdiği bir kız arkadaşının Dubai’de de evi var. ‘Bak Alya ile buluşursun Dubai’de. Mustafa’nın teyzesi de Dubai’ye taşındı, Mustafa onu ziyarete gittiğinde senin evine gelir. Kerim de Dubai’yi çok seviyor...Arkadaşlarını davet edersin. Kışları Dubai’de yazları da İstanbul’da buluşursunuz.’deyince anne, Oğuz açılmaya başlar. ‘Benim evimde kalabilirler mi?’

Anne: ‘Tabi ki. Evimizi de sen seçersin, arabayı sen seçersin, dünyanın en güzel kaydırakları Dubai’de...  Sonra okulunu da kendin seçersin. Yarın Dubai’ye gidince okullara götürelim seni. Hangisini beğeneceksin bakalım?’

Baba, müdahalesi için anneye teşekkür eder, ertesi gün Dubai’ye gidilir. Ve Oğuz ard arda 4 gün boyunca hayatının ilk sınavlarına girer...

Anneanne dün akşam soruyor. ‘Oğuz nasıldı, neler sordular okullardaki sınavlarda?’

Oğuz: Sınav yapmadılar ki ödev yaptırdılar, matematik ve İngilizce. Bir de futboldan falan konuşmuşlar. Galatasaray, Barcelona ve Brezilya’yı tuttuğunu söylemiş.

Bütün okullardan ilkokul 2 için kabul gören akıllı oğlum...

Kıravat takmamak uğruna üniforması en sevimli olan İsviçre Uluslararası Bilim Okulu’nu seçen oğlum... ‘Olsun Fransızca öğrenirim, yeter ki kıravat olmasın!’ diyen oğlum... Bir diğer okulu logosu ejderha diye beğenen, ama kıravat ve siyah ayakkabı zorunluluğunu duyunca hemen vazgeçen oğlum...

Bir başka okulda... ‘Şimdi 1.5 saatlik bir sınava gireceksin.’ diye eliden tutup onu götüren uyuz kıza bile hayır demeden tıpış tıpış giden görev adamı, uyumlu oğlum... Biz babası ile stresle dışarıda beklerken, binbir dua gönderirken ve hele ki sınavın bilgisayar ortamında olduğunu son anda öğrenip stres olurken... 1,5 saat sonunda büyük bir sevinçle yanımıza gelen ve ‘sınav (onun deyimi ile ödev) laptopta ve hem de mouse bile vardı’ diye büyük bir sevinçle yanımıza gelen oğlum...

Neler sordular dediğimizde ‘mesela 300+400, matematikler, 2’şer 2’şer saymalar, İngilizce şeyler yazma, okuma  falan...’ diyen oğlum. ‘Heee, bir de 3’er 3’er sayma vardı, onu öğrenmemiştik Açı okulumda ama içimden sayarak yaptım.’ diyen oğlum... Yolun açık olsun.

Dubai’den hayatımızı sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz... Herkese iyi tatiller...

Tacizden Korunma... Child Protection from Harassment


Çocuklarımıza, ‘bedenlerinin kendilerine ait olduğunu’ ve ‘Hayır!’ demeyi öğretmeliyiz.

Çocuklarımız kendilerini tehlikelere karşı korumak için gerektiğinde avazı çıktığı kadar bağırmayı bilmeliler.

Çocuklar herkese kendini öptürmek, sevdirmek zorunda değil.

Babaanne, komşu teyze çocuğu öpmek istiyor; çocuk kendini öptürmek istemiyor. ‘Aman babaanne, komşu teyze  kırılmasın...’ diye çocuğun ‘hayır’ deme hakkını, ‘istemiyorsa, istemediği kişiye kendini öptürmeme’ hakkını elinden alıyoruz.

 Zorbalık yapan arkadaşlarına, yabancılara, tehlikeli dünyaya karşı ‘güçlü bir hayır’ı olsun istiyoruz, ama biz kendi ailemizde, anne baba olarak çocuklarımızın ‘hayır’ını çoğu zaman duymuyoruz. Büyüklerin duygularını daha önemli buluyoruz, daha da ötesi kimi zaman çocuklarımızın duygularını pek de umursamıyoruz.

Çocuğun ‘hayır’ını cılızlaştırıyoruz.

Çocuk ‘Doydum!’ diyor. Ağzına zorla son kaşığı tıkmaya çalışıyoruz. Ne yazık ki çocuğumuzu en içten annelik duygusu ile beslemeye çalışırken ona aslında ‘Sen daha çocuksun. Doyup doymadığını bilemezsin. Kararlarını kendin veremezsin. Büyükler daha güçlüdür ve her zaman onların istediği olur.’ mesajını veriyoruz. Çocuğun ‘Hayır’ını duymuyoruz, cılızlaştırıyoruz.

Çocuklar dudaktan öpülmemeli.

Kendi çocuğum değil mi? Canım öyle istiyor. Dokuz ay karnımda taşıdım, biraz da keyfini süreyim... Şimdi öpmeyeceğim de el kızı, el oğlu aldığında mı öpeyim?.. gibi saçma sapan, bencil, sorumsuz düşüncelerin varsa önce silkin ve anne-baba olma sorumluluğu ile davran. Sen annesi, babası olarak dudağından öpersen, amca oğlu, hala kızı, arkadaşı, sokaktaki sapık... öpmeye kalkınca dudağından bunun yalnış bir şey olduğunu 4-5 yaşındaki çocuk nasıl anlayacak?..

Çocuğun üstü başı, hele ki iç çamaşırı ulu orta yerde değiştirilmemeli.

Çocuk böylece bedenini koruması gerektiği, bedenine kimsenin bakamayacağı mesajını çok küçük yaşlardan beri anlamış olur. Çocuk Bedenime Dokunma Derneği’nin websitesindeki bazı haberleri, paylaşımları okudum, yüreğim ezilerek. Hep aynı noktadan başlıyor, ‘... İlk başlarda anlayamadım... Rahatsız oldum, ama tanımlayamadım...’

Benim en sinir olduğum şeydir, kız veya erkek çocukların sahil mekanlarında çırıl çıplak dolaştırılması, denize sokulması. Niye ki? Mayon nerde, yok mu kilodun, şortun?.. Ortalıkta sapık çok, bu bir gerçek. Çocuk nasıl öğrenecek bedenini korumayı, anne sahilde çırıl çıplak oynatıyorsa? Hiç unutmam yıllar önce Şile taraflarına gitmiştik arkadaşlarımızla. Oğuz henüz doğmamıştı. Arkadaşımızın oğlu 6 yaşlarındaydı. Denize girmek istedi. Anne bir güzel çocuğu soydu ve sahile salıverdi. Etraftan bir teyze ‘... Ama kızım ayıp değil mi?...’ deyince anne bir de üste çıkıverdi. ‘O daha çocuk!..’

İyi dokunuş, kötü dokunuş?

Bloglarda, araştırmalarda bu konu ile ilgili epey yayın okudum. Şu ortak hatayı görüyorum. Çocuk demiş ki ‘...ama biz okulda birbirimize dokunuyoruz.’ O zaman da ‘iyi dokunuş, kötü dokunuş arasındaki fark öğretilmeli’ deniliyor. ‘Hoşlanmadığın dokunuşlar kötü dokunuştur. Yabancıların dokunuşu kötü dokunuştur.’ diye anlatılan yazılar okudum, sinirim kalktı. Elbette iyi dokunuş, kötü dokunuş vardır. Bir annenin çocuğununun saçını okşaması, yatarken sırtını sıvazlaması iyi bir dokunuştur  elbette.  Ama hoşlanma, hoşlanmamayı işin içine sokunca mesajlar karışıyor, ‘tehlike algısı’ azalıyor.

‘Hoşuna gidebilir, ama iyi bir dokunuş değildir!’

‘Sevdiğin, güvendiğin bir arkadaşından, hatta bir büyüğünden bile tehlike gelebilir!’

 Ne yazık ki çocukları istismar eden kişilerin %90’ı aile içinde veya çocuğun tanıdığı ve güvendiği kişilerdir.

‘İyi sır, kötü sır’ çocuğa öğretilmeli. Peki nasıl?..

Arkadaşına, annene, babana bir hediye aldın, süpriz bir doğumgünü partisi düzenledin. Bunu kutlama zamanına kadar söylememek ‘iyi sır’dır. Çünkü söylendiğinde heyecanı kaçar.

Herhangi biri, seni üzdü, rahatsız etti, zorla birşey yaptırdı. ‘Bunu sakın kimseye söyleme!’ dedi. Bu kötü sırdır. Anne, babadan kötü sır saklanmaz. Kötü sır saklamak seni daha çok üzer, sana zarar verir.

Ne yazık ki taciz her yerde olabilir, her yaşa, her yaştan gelebilir; aile içinde, okulda, gezide, hastanede, kilisede, camide, bakımevinde... Çocuklarımızı tacize karşı bilinçlendirmeli ve onlar ile iletişim kanalarını her daim açık tutmalıyız. Onların değişen davranışlarının kötü bir şeylerin habercisi olabileceğini aklımızdan çıkarmamalıyız.

Taciz... Harassment...



Her çocuk ihmal, zulüm ve sömürüye karşı gerektiği gibi korunmalıdır.
Unicef

‘Çocuğun adı yok!’ adlı Ocak sayımızda aşağıdakileri yazmıştık.

...Türkiye’de çocuk seks kölesi sayısı 50 bine ulaştı. Son 3 yılda taciz ve tecavüze uğrayan, adli mercilere yansıyan çocuk sayısı 70 bin. Son 4 yılda ise bu davalarda yaklaşık % 400 artış gerçekleşti.

Türkiye çocuk pornografisinin en yaygın olduğu ülkelerden biri.

Bu memlekette çocuk tacizinden bir yazar mahkum oldu. Belli bir politik görüşe sahip diye nice meslektaşları tarafından koruma duvarına alındı. Metre metre resmi  binalardan sallandırıldı. Bu memlekette tacize uğrayan kız çocuğunun ‘psikolojisinin etkilenmediği’ yönünde doktor, heyet raporları alındı. Elinden alınan çocukluğun, onurun değeri; 13 yıl, 1 ay, 15 gün olarak biçildi. Psikolojik ve sağlık sorunları nedeni ile o yazar salıverildi...

Peki ya istatistiklere, polise yansımayan, örtülen, susulan, yaşanmamış sayılar kaç taciz vakası yaşanıyor memleketimizde?.. Okulumuzda Okul Aile Birliği’nin düzenlediği Türk Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı (TAPV) tarafından verilen bir seminere katıldık. Dünyaya korkarak bakar oldum.

Diyorlar ki...

-          Anne-babası ve öğretmenleri tarafından yaşına uygun, doğru bilgi, tutum ve yaklaşımla desteklenen çocuklar özel alanını ve sınırlarını tanımlar.

-          Bedeninin özel, değerli ve kendisine ait olduğunu bilir.

-          Cinsel istismar ve tacizden nasıl korunacağını bilir.

Tacize karşı korunmada, aile içi iletişim kanallarının açık olması çok önemli.  Çocukları ile her gün sohbet ortamı yaratan ailelerde zorbalıkla ve tacizle karşılaşan çocuklar şikayetlerini, sıkıntılarını daha rahat bir şekilde dile getirebiliyorlar. Fiziksel ve sözel tacize karşı korunabiliyorlar.

Seminer sırasında bir anne anlattı. Arkadaşı tatile giderken benzinlikte durmuş. Oğlunu benzinlik tuvaletine yalnız göndermiş. Çocuk bir türlü çıkmak bilmeyince meraklanıp erkekler tuvaletine dalmış. Çocuğu yerde yatıyor, ağlıyor. Tecavüze uğramış!

Fiziksel olarak karşı koyması mümkün değil, böyle bir caniye, ama bağırabilirler. Çocuklarımıza avazı çıktığı kadar bağırmasını öğretmeliyiz.

Başka bir anne 6 yaşındaki kızının okul servisinde abisinin de önünde kendinden yaşça büyük bir öğrenci tarafından kıyafetlerinin çıkartıldığını söyledi. Kızının, abinin ve dahası servis ablasının sessiz kaldığını ve kendisinin de bu olayı çok daha sonrasında öğrendiğini söyledi. Ve bu konuda hiçbir profesyonel destek görmemişler.  Şimdi kızı 7 yaşında imiş. Bu yılı çok zor geçirmişler. Kızı okula gelmek istemiyormuş. Okula gelmek istememesinin nedenini bu konudan tamamen bağımsız, 4+4’ten dolayı okula çok küçük başladığı için olduğunu anlattı. Çok da emindi. Şaşırdım. Semineri veren eğitimci de şaşırdı diye hissettim. Şaşırmama neden olan şeyler:

-          Kız, 6 yaşında, sesi çıkmıyor. Anladım.

-          Abi kaç yaşında? Nasıl sesi çıkmıyor?

-          Böyle bir olay nasıl oluyor da bir süre sonra duyuluyor?

-          Servis ablası bu arada ne yapıyor? Sorumsuz, vicdansız, ahlaksız, sen nerdesin? (Bu arada geçenlerde şaka gibi bir şey duydum. O servis şirketi servis ablalarının serviste olan sorunlarla ilgili bilgileri ailelerle paylaşırlarsa işten atılacaklarına ilişkin bir belge imzalatmış. Servis ablalarından biri bir veliye söylemiş. ‘Aman benden duyduğunuzu söylemeyin, işimden atılırım.’ diye.

-          6 yaşında bir kız çocuğunu soyan o büyük çocuk nerede? Tesbit edildi mi? Ona ne yapıldı?

-          Servis ablası kovuldu mu? Hapiste mi? (Cevabın tabi ki hayır olduğundan o kadar eminim ki.) Başka bir servise mi alındı? Ya da güzel memleketimde hala aynı serviste mi?

-          Servis şirketi ?

-          Çocuk okula gitmek istememeye başlamış. Bu yıl çok zor geçmiş. Anneden hiç ayrılmak istememiş. Ama serviste kıyafetlerinin soyulması konusu ile bu durumun hiç ilgisi yokmuş... Bana çok fazla basit geldi.

Konu çocuklar olunca, çocuklar kendilerini savunamayınca, bağıramayınca, seslerini duyuramayınca, susunca, solunca her şey ne kadar basit. Zoraki bir rahatlama. Aksini kabul etmeye yürek dayanmaz. Ve bu anne nasıl yardım almaz?..

Önüne gelen herkes çocuğu tuvalete götürmemeli...

Geçen gün okulda Oğuz’u beklerken kızlar tuvaletinden bir kız seslendi. ‘Kakamı yaptım, altımı yıkayamıyoruuum...’ Biz Oğuz’a her zaman şunu söylüyoruz. ‘Ev dışında tuvalete gittiğinde dışarıdan kimseyi temizlik yardımı için çağırma. Selpak al, temizlenebildiğin kadar temizlen. Elin de pislense mühim değil. Bol su ve sabunla ellerini yıka, oldu bitti.’

Dört yaşınız gelmiş bir çocuk tuvaletini yardımsız yapabilir. Okullarda öğretmenler bile dahil olmak üzere, temizlik görevlilerinden,  hiç kimseden tuvalet için yardım almamalı çocuklar. Zira tuvalette temizlik görevlileri tarafından cimciklenen çocuklar duyduk. Ve bu olay bizim eski okulumuzda oldu. Ve yönetim ‘Burası cam bir fanus değil, gerçek dünya.’ dedi. Çocuklarımızı gerçek dünyadan koruma sorumluluğumuz hiç mi yok?..

Güvenli tatiller...

5 Mayıs 2015 Salı

Konyalı Nail... Nail from Konya... (Child Rights)


Konya’da Şerafeddin Camisi’nin önündeyiz. Oğuz’un fotoğraflarını çekiyorum. Nail ve arkadaşları etrafımızı sarıyor. “Ne olur beni de çek abla! Ne olur beni de çek abla!″...

Nail, “muradına ermiş, erişmiş, kazanmış″ demek. İsmi gibi güzel koca koca kara gözleri.

Nail’in babası hapiste. Okula gidiyor mu, gitmiyor mu, muallak. Nail’den geriye;

“Gasteye koy abla, gasteye koy resmimi, söz ver. Facebook’tan Nail diye bul, at bana abla.″ sözleri ve bu fotoğraflar kalıyor.

Nail... Kapşonunu takmış, orta parmağında yüzüğü... Havalı, kendinden emin, belli ki grubunda lider, söz sahibi.

Bir şeyler vermek istedik ama birer Snickers dışında bir şey veremedik ne yazık ki. Para versek, elinde kalır mı? Onunla gidip bir etli ekmek mi yer, köşede onu bekleyen bir büyük elinden mi alır, sigara-içki parası mı olur?.. Bilemedik. Kim bilir?..

‘Çocuklar donmamış beton gibidir, üzerine ne düşse iz bırakır.’ demiş çocuklar ile iletişim tekniklerinin öncülüğünü yapmış, bir öğretmen, psikoterapist ve kimlik psikolojisi doktoru olan Haim Ginott. Nail’in üzerine neler düşmüş ve nasıl izler bırakmıştır acaba? Bizimle geçirdiği beş on dakikadan Nail’de geriye neler kalmıştır acaba?..

Resmi istatistikler diyor ki; Türkiye’de sokakta çalıştırılan çocuk sayısı yaklaşık 500 bin ve dilendirilen çocuk sayısı 10 bin. Nail, istatistiklerde bir rakam değil. Nail, Konyalı bir çocuk. Koca koca kara gözlü, yakışıklı, çook havalı bir çocuk. Legoları olmadı, sinemaya, tatillere gitmedi, yüzme, piyano dersleri almadı. Çocuk bedeninde bir delikanlı yüzü... Çocukluğunu yaşayamayan çocukların yüzleri ele verir gerçeği, kıyafetleri değil. Hayat erken çizgiler koyar o yüzlere; ciddi, ağırbaşlı çizgiler. Şu yaşa kadar kendi seçtiği hayatı yaşamadı. Seçimlerinden sorumlu olacağı zamana kadar Nail bizim sorumluluğumuz değil mi?  

Oğuz’dan geriye ne kaldı? Bu çocukların neden sokaklarda çalıştığını anlamakta zorlandı. “Neden anneleri-babaları çalışmıyor, neden okula gitmiyorlar?.. ″ Oğuz’un sorularını cevaplamakta zorlandık.

Geçen gün Oğuz sordu. “Konya’daki arkadaşımı facebookta buldun mu?″ ...

Konya’dan notlar...

Etki ekmek Nalçacı’daki Cemo’da yenir. Fırın kebapta Ehil out, Ali Baba in. “Şubeleşmeyin, bozulursunuz. ″ diyen sevgili eşimin tavsiyelerine uymayan Ehil Kebap, kaybeder.

Mevlana’nın etrafını açmak uğruna yapılan ağaç kesimi ve betonlaşma ve Orta Doğu usulu yapılaşmanın ortasına sıkışıp kalmış muhteşem eserler insanın içini sızlatsa da, Selçuklu eserleri ve Mevlana gezilmeden Konya’dan gidilmez.

Oğuz’un büyük dedesinin okulu, zabıta binasına dönüştürülmüş. İlla mı her şey dönüştürülmeli?.. Bir şeyler de aynı kalsa, korunsa... Bahçesini gezdik, kapısından baktık. Kapıda siyah türbanlı zabıta görevlisi genç kızlar, Oğuz’u sevdi. İçeriye almasalar da, “Dedemiz burada okumuş. ″ deyince kapıdan içeri baktırdılar, sevindik.

İlkokul hayatı kaç yaşında başlamalı?... Is there a right age to start primary school?...


Geçenlerde bir okuyucumuzdan mail aldım. “5 yaşında ilkokula başladınız... Biz 6 yaşında olacağız, emin olamıyoruz. Memnun musunuz? ″ diye... Nisan sayısını hazırlayacakken fark ettim ki tam da geçen yıl Nisan sayımızda yazmışım “4+4’ün getirdikleri... Bir yıl daha hazırlık sınıfı mı? İlkokul mu? ″ diye...

“İlkokula erken başlamak konusunda iki farklı görüş var.″ diye yazmıştım geçen yıl.

İlki; “Ne olursa olsun kanuni zorunluluk yaşından önce ilkokula başlamamalı. Sınıfının en küçüğü olacağına, en büyüğü olsun. ″ görüşü. Tabi ki ilkokul belli bir olgunluk ve dikkat seviyesi gerektirir.

Öte yandan...

“Her çocuğun ihtiyaçları aynı mıdır? Her çocuk aynı seviyede mi gelişir? Aynı program, aynı aktiviteler, aynı geziler... Aynı sınıfı tekrar eden çocuklar sıkılmaz mı, ‘neden’ diye sormaz mı?″  demiştik.

İkinci görüş bizim ailemizde ağır basınca ve bir de öğretmenleri de “Oğuz, ilkokul programında bir sorun yaşamaz. ″ deyince 5 yaşında ilkokullu oluverdik. Oğuz öğrenmeyi seven, rutinleri, belli bir disiplini olan ve uyumlu bir çocuk oldu her zaman. Öte yandan 7 yaşında da olsa bir çocuk rutinler ve dikkatini toplama konusunda sıkıntıları varsa zorlanacaktır elbette.

Aslında üçüncü bir gizli görüş var memleketimizde... “Sınıfının büyüğü olsun, dayak yiyen olacağına dayak atan çocuk olsun, ezilen olacağına ezen olsun.″ 

Dayak da atmasın, dayak da yemesin; ezen de olmasın ezilen de!

Oğuz, tam 5 yaşında ilkokula başladı. Aynı okulun ilkokuluna devam etti. İlkokulumuzun programı anaokuluna göre çok daha cazip, çocuğa değişik dünyalar açan bir program da olunca Oğuz inanılmaz sevdi ilkokulunu.

Bizim anaokulumuz tamamen İngilizce idi ve zaten geçen yıl İngilizce ‘ses ve okuma-yazma çalışmalarına’ başlamışlardı. Sesler artık bizim zamanımızdan farklı öğretiliyor. ‘se’ diye değil ‘s’ diye öğreniyorlar mesela. Geçen yıl Oğuz’a dedim ki “Sesleri bilen bir kişi Türkçe okuyabilir, çünkü Türkçe’de sadece sesleri peş peşe ekleyeceksin, oldu bitti...″

 Ve böylece Oğuz ona kimse öğretmeden okumaya başlamıştı, 4.5 yaşında iken. Mesela  Tübitak’ın okulöncesi serisini kendi başına okuyabiliyordu geçen yaz.

İlkokul 1. sınıfta ise el yazısı ile sesleri  yazmayı öğrendikçe, öğrendikleri sesler ile hece ve cümle kurma çalışmaları yapılıyor. Ortaya “Telle Ela telle, Ece elle, Ece teli elle...″  falan gibi komik sonuçlar çıkıyor. Zaten okuyan bir çocuk bir yaş sonra Ece ve Efe ile uğraşsa ‘ne kadar komik’ demenin yanında bir de sıkılma diye bir problemle karşılaşılacaktır diye düşünüyorum. En iyi okullar bile sonuçta Milli Eğitim temelleri çerçevesinde eğitim yapmakla yükümlü oldukları için bu aşamalara ihtiyaç duymayan ya da bu yöntemle öğrenemeyen çocuklar için Türkçe dersleri malesef zaman öldürme saatleri olabilir.

Bizim okulumuzda çocukların seviyesine göre Türkçe ve matematik ödevler farklı oluyor. Oğuz’a mesela oldukça uzun kitaplar geliyor. Okuma, anlama, anladığını uzun uzun cümleler ile yazma ödevleri geliyor.  Matematik ödevleri de oldukça ağırlaştı. Piyanoda birinci sınıfın üstünde bir programa geçildi. Proje derslerinden inanılmaz keyif alıyor. 3 saat oturup proje hazırlamak ona eğlenceli geliyor.

Akademik hayatın dışında... Ne değişti ilkokulla beraber?

Nisan 2014 yazımızda yazmıştım; Oğuz, büyümek istemiyordu. Büyümek ona şimdi cazip gelmeye başladı. Sınıfının en küçüğü olduğunu biliyor. Hatta bazen “Biraz da ben büyük olayım yahuuu... ″ diyor.

Oğuz hep insanları birleştiren bir çocuk oldu. Öğretmenlerinin diliyle, ″Sınıfta bu kadar uslu, kurallara uyan, derslerde parmağı hep havada, hep doğru cevap veren, arkadaşlarına yardım eden, bahçede de inanılmaz hareketli... Bir öğretmen için ideal öğrenci tanımı ne ise Oğuz o. ″  dedi bir öğretmeni. “Bu çocuğa baktığımda ne kadar da iyi bir insan olacak, diyorum.″

Evet, Oğuz arkadaşları ağlayınca yanına gidip yardım eden bir çocuk oldu. Bu arada tekmeler de yedi, yakın arkadaş zulmü de yaşadı. Ve bu kadar iyi olmak onu biraz yıprattı. Bazı çocukların çok çabuk sinirlenebildiğini ve sinirlendiklerinde çok tehlikeli olduklarını gördü. İlkokulla beraber “Şikayet değil, yardım istemek″ diye bir kavram hayatına katıldı.  

“Biliyor musun bazı çocuklar güçlü olmanın tekme atmak, arkadaşını rahatsız etmek olduğunu sanıyorlar.″ dedi. Böyle çocukları artık sevmediğini söyledi. Ve bunlar da hayatın kendisi aslında. Oğuz, ilkokulda akademik olarak çok büyük kazanımlar yaşasa da en önemlisi güçlendi ve büyüdü... (Babamız hala büyüme kısmına hayıflansa da...)


Geçenlerde eve çok sevdiği bir arkadaşı geldi. Evde langırt oynamaya başladılar.
Arkadaşı: Ama ben langırt oynamayı bilmiyorum.
Oğuz : Ben sana anlatırım. Göreceksin çok kolay. (Güzel güzel anlattı kuralları.)
Arkadaşı: ...Ben hep gol yiyorum. Yenileceğim galiba.
Oğuz : Daha yeni öğreniyorsun. Üzülme, önemli olan yenmek değil, eğlenmek 
Arkadaşı: Üzülmüyorum. Yenilmek daha iyi hatta. Yenilince çok şey öğrenirsin.
Oğuz: Yenilmek iyi değildir.
Berent : Ama en çok yenildiğin zaman öğrenirsin.
Oğuz: Bunu hiç bilmiyordum.

Çocuklarımızdan öğrenecek ne kadar çok şey var... 

3 Mart 2015 Salı

Bizim Sünnet Hikayemiz...


Şubat tatilini en verimli şekilde geçirelim istedik. Önüne tatil, arkasına sünnet ekledik...

Oğuz artık 5,5 yaşında. Yeni doğduğunda doktorlar sünnet olmasını tavsiye etmemişlerdi.  Geçen yıldan beri ise sünnet yapılmasını tavsiye ediyorlar. En sonunda yaz gelmeden aradan çıkartalım istedik.

Biz tatillerden pek feragat etmeyen bir aileyiz. Babamızın şubat tatilinin ilk haftası Dubai’de toplantısı çıkınca sünneti bir hafta erteleyip kışın ortasında güzel bir deniz tatili yapalım, dedik. Tatilden cuma akşamı döndük, zira cumartesi sabahı sünnetimiz var. Okullar açılmadan 8-9 gün evde rahatça iyileşme sürecini geçirelim istedik.

Öncesinde uzun bir kaygı süreci olmasın diye Oğuz’a bir gece önceden söyledik. Açıklamayı yapmak babaya düştü. Öncesinde anne, kısa bir tekrar yaptırdı babaya... Ne olur ne olmaz! Diyalog aynen şöyle:

Baba : Oğlum, sen sünnet ne demek biliyor musun? (Babanın varsayımı sünneti Oğuz’un arkadaşlarından duymuş olması ihtimali.)
Oğuz : Hayıııır... Ne demek baba? (Varsayım uçup gidiyor.)
Baba : Erkek olmak demek!
Oğuz : Zaten erkeğim...
Baba : Kocaman bir erkek olacaksın, baba gibi olacaksın...

Anne devreye giriyor. ‘Hani oğlum, bazen çişini yaparken rahatsız oluyordun, Egemen Amca bunu düzeltecekti ya...

Baba, anneye kaş göz işareti ile kızıyor... Zira sünnet açıklamasının, sağlık boyutu ile ilişkilendirilmesine şiddetle karşı.

‘Egemen Amca pipinin ucundaki deriyi alacak. Senin de pipin bütün erkekler gibi, baba gibi olacak.’ (Bu açıklama için öncesinde pedagoğa danışmıştık.)
(Doğrusu bütün erkekler gibi olmasa da bu coğrafyanın erkekleri gibi olacak...)

Oğuz : Acıycak mı?...
Baba : Yapılırken sen hiçbir şey hissetmeyeceksin. Sonrasında biraz dikkat edeceksin, biraz acıyabilir. Ama sonra hiç acımayacak.
Oğuz ağlar : Ben sünnet olmak istemiyorum!!! (... ve Oğuz ağlar...)
Anne: Sünnet olunca o hafta evin kralı olacaksın. Herkes sana hediyeler getirecek.
Oğuz ağlamayı zınk diye keser... ‘Herkes mi?’ Oğuz hediye listesi yapmaya başlar...

Sabah olunca anneanne, dede, teyze, kuzen cümbür cemaat Amerikan Hastanesi’nin yolunu tutarız. Oğuz, aç ve susuz. Planlanandan iki saat geç alınınca ameliyathaneye, tabi ki çok daha susar ve acıkır. ‘Nooolmuş, içicem işte su. Ağzım kurudu valla...’ Bir iki damlaya izin çıkar; benim kurallara uyan oğlum daha fazlasını içmez tabii ki.

En sonunda ameliyathaneye alınırız. Anestezist gelir. Bu malesef doğduğumuzdan beri dördüncü anestezimiz olunca anestezi ekibi ile tanışığız.

Anestezist sorar: Neden buradasın?
Oğuz : Sünnet olmak için.

Anestezist : Kendi isteğinle mi geldin?
Oğuz : Hayır, babam dedi. (Anne, ilk defa sorumluluktan sıyrılmış olur.)

Zaten saatlerdir aç, susuz bekleyen oğlum, ‘Biraz meyve suyu ister misin?’ diyen hemşire ablanın sorusuna çok sevinir. Kendi ifadesi ile ‘sadece bir yudum ve tadı da biraz değişik’ meyve suyunun etkisi ile pek bir rahatlar. Hastane yatağında giderken el sallayıp ‘Hoşçakalııın, görüşürüz.’ demeyi de ihmal etmez.

İşlem başarı ile geçer. Uyanınca ilk iş meyve suyu ister. Gelen sandviçleri kıtlıktan çıkar gibi yer, meyve suyunu lıkır lıkır içer ve bir tane daha ister. Doyunca aklına pipisi gelir.

‘Aaa, nasıl oldu acaba? Hiçbir şey hissetmedim.’ Merakla bakar.
‘Hmmm. Arkadaşlarımınkine benzemiş... Ama benimki kırmızı...’ der. Kırmızılığın bir kaç gün sonra geçeceğini öğrenir. İşlemin kabul görmüş olmasının rahatlığı ile hep beraber eve döneriz.

Babamızdan kalan sünnet kıyafetini ilk heves giyip bir kaç poz verir. Marvel karakterli örtü serdiğimiz modern zaman sünnet yatağına (yani salondaki kanepeye) kurulur. Hediyelerini açar.

 O haftadan geriye tuvalet zamanlarında ‘Anne dikkatli ol. Olabildiğince dikkatli...’ lafı kalır.

Oğuz sünnet kiloduna bayılır. Bir hafta sonra ‘Okula da sünnet kilodu ile gidicem.’ diye tutturur. Okulda arkadaşlarına da söyler heyecanla sünnet olduğunu, ama erkek arkadaşlarının bile sünnet ne demek bilmediklerini fark eder. Açıklaması da hazırdır: ‘Onlar bebekken oldukları için hatırlamıyorlar herhalde.’