1 Şubat 2012 Çarşamba

Oğuz ile Deniz Tatilindeyiz 2 (Baby&You - Ağustos 2011)

Rixos Premium Belek Tatil Köyü’ndeyiz... İsviçre’de aynı mahallede yaşadığımız, geç tanışıp çabuk ayrıldığımız, çok sevdiğimiz bir aile ile beraber. Onların iki çocuğu var; yakında 3 yaşını dolduracak olan Defne ve 4 aylık Minik Damla. Çocuksuz yaptığımız tatillerden çok farklı;, ama yine bol kahkahalı bu tatilde de çok eğlendik, az dinlendik...

Tatil...
Oğuz’dan önce: Erken kalkıp kahvaltıdan önce sabah denizini kaçırmamalı (nasıl olsa bütün gün sahilde yatılıp, uyunacak); sahilde saatlerce kitap okumalı; güneşlenmeli (gölge altında); tavla oynamalı; akşam sahili geç terketmeli (akşam denizini kaçırmamalı); sahilde uzun yürüyüşler yapmalı; varsa aquaparka gidip deliler gibi kaymalı; akşam yemeklerine güzelce süslenip gitmeli; açık büfeden salına salına yemekleri seçip, uzun sohbetler eşliğinde yemek yemeli; en sakin, en güzel alakart restorantlardan rezervasyon yapmalı; sahilde, yemekte çocuklu ailelerden uzak durmalı; masaya yaklaşan kedi olursa ‘pist, pist’ diye kovalamalı; yatmadan önce sahilde yürüyüş yapmalı, şezlonglarda yatıp kayan yıldızları seyretmeli, deliksiz bir uyku çekmeli...
Oğuz’dan sonra:
Sabah Oğuz uyanmadan kalkmamalı (zaten kalkacak halimiz de yok);
Birimiz Oğuz’u hazırlarken diğerimiz çabucak kahvaltıya inip , gölge bir masa ve mama sandalyesi kapmalı ve kahvaltısını yapmalı (ki diğeri kahvaltısını yaparken Oğuz’un yere fırlattığı oyuncakları, mamaları toplayıp dursun);
Oğuz öğlen uykusunu uyurken sahilde kitap okumalı (Çocuksuz hayatımızın tutkusu tavla için enerjimiz yok zira, son enerjimiz Oğuz’un duşu ve giyinme mücadelesi sırasında bitti. Öğlen yemeğine gidecek halimiz ise hiç yok, sahile gelen biftekli sandviç ve ayran şahane.);
Oğuz’u götüreceğimiz yunus balığı şovu için aquaparka gidiyoruz, daha doğrusu sadece içinden geçiyoruz (Kaydıraklar çook yüksek; şimdi sakatlanırız, fıtık falan oluruz, zaten ikimizin de sırtı ağrıyor, ne lüzum var?..);
Akşam yemeğine geç kalmamalı... Büfeye yakın masa, mama sandalyesi ayarlanmalı. Oğuz’a uygun bir tabak hazırlanacak, o önündekileri vıcık vıcık mıncıklarken, şansımız varsa Defne ile oyalanırken ve yeni yıkanmış saçlarına balıkları bulaştırırken alel acele büfeden ne aldıysak atıştırıp, 20:30’da amfitiyatrodaki çocuk dansına yetişmeliyiz. Mümkünse çocuklu bir ailenin yanına oturmalı. O çocuk da ağlıyor, mızmızlanıyor, bağırıyorsa kendimizi iyi hissederiz (sadece biz değiliz diye), daha az dikkat çekeriz. Uslu uslu oturup yemeğini yiyorsa ‘Oğuz, bak kardeş ne güzel yiyor’ diye Oğuz’u motive ederiz. Allah’ım bir pisi pisi gelse, bütün yemekte ayağımızın dibinde dolansa da Oğuz onunla oyalanırken rahat rahat yemek yesek. ‘Pisi pisi, lütfen kaçma, sana ihtiyacımız var ailecek!’

Oğuz’un uyku saatleri epey geçe kaydı. Odaya gitmeden pusette uyumalı, sonra yatağına alırız. Gece hayatına iyice alışan ve deyim yerindeyse ‘özgürlüğünü ilan eden’ oğlum, yorgunluktan ve hareketten çökmüş göz altlarına, esnemekten ayrılan tatlı dudaklarına rağmen bir türlü günü kapamak istemiyor. Sahilde sessizlikte ve karanlıkta Oğuz’u uyutmalı... Oğuz’un göz kapakları artık direnemiyor. Bir bitki çayı içmeye halimiz kaldı ise şanslıyız ya da hemen odaya... Sahilde romantizme zaman ayıramayacak kadar yorgunuz zira.

Oğuz’un tatil ilkleri:
Oğuz ilk defa tramboline (ve ben de) ve jetonlu arabalara, uçaklara bindi. Süper anne, Sevgili Evrim Teyze’si ile trambolin üstünde çok keyifli dakikalar geçirdi.
Defne ile ilk dansını yaptı.
İlk defa çitlenbik bir Kazak kızı ‘Melek’ tarafından öpülmüştü daha önce. Pek de yüz vermemişti, ne yalan söyleyelim. İlk defa kendisi bir kızın yanağına öpücük kondurdu; güzeller güzeli Defne’nin.
Minik Oğuz hayatında ilk defa bebek sevdi: Kendi bebekliği gibi tombilik ve pek sevimli bir bebek olan Damla’yı, sanki kendi çoook ama çoook büyümüş gibi, ‘bebe’ diyerek ve de pek komik bularak...
İlk dondurmasını tattı: Mövenpick Swiss Chocolate. (Annesi için bir dondurmanın çok ötesinde, İsviçre demek olan bir tattı ve annesi bütün hamileliği boyunca bu dondurmaya aş ermişti.)
İlk defa belgeseller ve Baby Einstein DVD’leri dışında yunus balığı, beyaz balina ve fok gördü. En önden katıldığı bu şovda yunuslar 1 metre önünde zıplayıp her tarafa (ve Oğuz’un üstüne de) su şaçınca korkar gibi oldu; daha doğrusu önce çığlığı, sonra da alkışı bastı. Son derece ciddiyetle izledi şovu, alkışlarını dev balıklardan hiç eksik etmedi. (İtiraf etmeliyim ki etrafımızdan ayrılmayan bir karasinek bir ara daha çok ilgisini çekti.) Gerçekten şovu çok beğendiğini ve onda iz bıraktığını eve döndükten sonra fark ettik. Tatilden önce ona Fisher Price’ın yunusbalığı şeklinde, oturup ayakları ile yürütebileceği bir oyuncak almıştık. Pek ilgilenmemişti açıkcası, daha da doğrusu üstüne bile binmedi. Eve döndükten sonra hala üzerine çıkmasa da hergün yanına gidip, coşkuyla yunusların nasıl zıpladığının taklidini yapmaya başladı, biz hiç sormadan ve hiç göstermeden.
Annesinin doğumgününde gittiğimiz balık lokantasında tezgahta buzun üzerinde açık olarak sergilenen balıkları, hala kımıl kımıl kımıldayan istakozu ve yengeci çok sevdi. Garsonları da sevimliliği ile fethedince ‘mama, mamaaaa’ diyerek çiğ balıklarla mıncık mıncık oynamasına hiç ses çıkarmadılar. Balık kokusu sanki ertesi günkü banyodan sonra bile ellerindeydi.
Oğuz ilk defa elma, daha doğrusu ‘emmmaaa’ dedi ve o gün bugündür tüm meyvaların adı inatla ‘emmmaaa’ oldu.



Beraber tatile çıkılacak arkadaş grubu seçimi
Kesinlikle hem kendilerini, hem de çocuklarını çok çok sevdiğiniz insanlar ile tatile çıkın. Çocuklara karşı davranış, disiplin ve çocuklar ile eğlence konusunda ortak veya yakın bir dilinizin olması, çocukların (hangi yaşta olursa olsun) anlaşabiliyor olması çok önemli. Biz bu açıdan çok şanslı idik. Örneğin çok sevdiğimiz başka bir aile var. Çocukları sürekli Oğuz’un oyuncaklarını alıp, ‘defol git’ deyip duruyor ve aile bunu çok komik bulduğu için durum hiç değişmiyor. Benim ‘cool’ ve alt, üst değiştirme konusu haricinde agresiflikten son derece uzak oğlum, durumu kabulenip başka bir tarafa gidip kendisine başka bir oyun buluyor. Ama bu durum bir tatil boyu devam edecek olsa hiç hoş olmazdı eminim.

Kıssadan hisse
Sahilde aile odalarında kalanlar için ayrılmış bölümde geçirdik vaktimizi genellikle. 3 çocuk: Oğuz, Defne ve Damla... Biri uyur, diğeri uyanır, çocuklar da nedense ağlayarak uyanır. Oğuz üstünü değiştirirken bir savaş mücadelesi verir. Defne’nin çişi gelir, Oğuz’un kakası taşar, Damlacık bu gürültüden uyanır. Nedendir bilmem balayına çıkmış genç çift hemen bizim yanımızdaki şezlonglarda düğün yorgunluğunu üstlerinden atmaya çalışır. (Bu arada takılan altınların hesabını yapar. Ama hesap şaşar, bizim gürültümüzde ne hesap tutar, ne de keyifli bir sahil uykusu planı işler.) Yan gözle bize bakarlar. Gözlerinde dehşet. ‘Bir çocuk altı değiştirmek, bir çocuğu giydirmek bu kadar mı zordur?!’ diye...
‘Kusura bakmayın, çok yanlış mekan seçmişsiniz dinlenmek için. Bizim yanımızda dinlenmek mümkün değil...’ diyorum, sevimli olmaya çalışarak. Adam ‘Olsun canım, çocuk işte...’ diyor kibarca. ‘Siz bu tatilden sonra epey bir zaman bizim yüzümüzden çocuk istemezsiniz herhalde’ diyorum gülerek. Adam da gülüyor sevimli sevimli. Sonra çiçeği burnunda geline ‘Biz de seneye yaparız herhalde bebek, değil mi?’ diyor. Kız gayet kararlı bir tavırla cevap veriyor: ‘Seneye mi? Kesinlikle olmaz!’ Anlaşılıyor ki evlenmeden önce, bizim yanımıza oturana kadar pek konuşmamışlar çocuk konusunu. Adamda bir hayal kırıklığı, ‘ama canım bak ne kadar tatlılar...’ falan gibi birşey söylüyor. Bakıyoruz ortalık kızışıyor, genç çifti yalnız bırakıp çocuklarla hemen denize...

Minik Oğuz doğunca ne değişti? Her şey + tatilin tanımı

Televizyon izliyoruz! We watch TV! (Baby&You - Haziran 2011)

‘Eğitim ana kucağında başlar; her söylenilen kelime çocuğun kişiliğine konan bir tuğladır.’
Hosea Ballov
Minik Oğuz’un oburluk ve dolayısı ile tombişlik günleri artık çoook geride kaldı. Yemeklerimizin azı ağıza, çoğu üste başa ve yerlere… Haftada bir iki gün bize yardıma gelen bayan iki çocuk yetiştirmiş olmanın bilgeliği ile tavsiye veriyor: ‘Ebru Hanım, neden bu kadar uğraşıyorsunuz? Halbuki televizyonu açsanız karşısında ne kadar kolay yer…’

Arkadaşlarımıza gidiyoruz. 2 ve 4 yaşlarında iki oğulları var. Evlerinde misafir olduğumuz 3 saat boyunca ekranda TRT Çocuk, sesi sonuna kadar açık. (Bizden öncesi ve sonrası kim bilir ne kadar, bilemiyorum…) Bir ara televizyonu kapattırmaya çalışıyorum, ‘Çocuklar ne güzel oynuyorlar, dikkatlerini dağıtmasın, kapatalım’ diyorum. ‘Yoooo, rahatsız olmazlar, onlar hep öyle oynuyor.’ diyor arkadaşım. ‘Öyleyse bari sesini kısalım…’ ile yetinmek durumunda kalıyorum.

Kuaföre gidiyorum… Oğuz’u son zamanlara kadar her yere yanımızda götürdüğümüz için kuafördekiler de tanıyorlar. Soruyorlar: ‘Hala tombiş mi, nasıl uyuyor, nasıl yiyor?..’ Cuma günleri arada bir yaptığım bu kaçamaklar bana tatil gibi geliyor. Ne kadar hareketli bir çocuk olduğunu, her şeyi ile kendim ilgilendiğimi anlatıyorum. (Kendime övünme payeleri çıkartıyorum anlayacağınız…) Yanda manikür yaptıran teyze tavsiye veriyor: ‘Kızım bu kadar yorma kendini, benim torun kontrolden çıkınca açıyoruz televizyonu, uslu uslu oturuyor karşısında, hele bir de reklamlar varsa!’

Taksideyim... 5 km’lik yolun 1,5 saat sürebildiği İstanbul trafiğinde artık gide gele ahbap olduğumuz şoför bey anlatıyor: ‘Valla yenge, bizim kız o kadar uslu ki, bütün gün televizyonun karşısında gık demeden oturuyor. Çok da dikkatli maşallah, hele bir de reklamlar başlasın, gözünü bile kırpmadan izliyor.’

Peki bilinçsiz ve limitsiz televizyon izlemek çocuklarımızdan neler götürüyor?
Fiziksel, zihinsel ve sosyal olarak bebeklerin ve çocukların gelişimine engel oluyor. Oyun alanlarında koşmak, açık havada yapılan egzersizler, kitap okumak ve pek çok diğer sosyal aktivitenin yerini TV alıyor. Aşırı televizyon izleyerek büyüyen çocuklar kendilerini oyalayabilmeyi, sosyal beceriler geliştirmeyi öğrenemiyorlar. Özellikle, ağladıklarında, huzursuz ya da sinirli olduklarında susmaları için televizyon karşısına oturtulan çocuklar, stresle sağlıklı yöntemlerle başa çıkabilmeyi öğrenemiyor.

Hiperaktiviteye zemin hazırlıyor. Çocuklar harcamaları gereken enerjiyi harcayamıyorlar. Oyunun yerini televizyon alıyor. Bu çocuklar dikkat gerektiren faaliyetlerde ve okul hayatlarında da başarısız oluyorlar. (Sevgili şoför bey, kızınız dikkatle TV izlemiyor, TV’nin, özellikle reklamların sersemletici dünyasında adeta hipnotize oluyor.)

Kilo problemi, kötü yemek yeme alışkanlığı olan çocuklar, bireyler yetişiyor. Çocuklar televizyon başında hızla değişen kareler, renkler, yüksek ses karşısında adeta transa geçiyor. Bu durumda normal bir dinlenme dönemine (hiçbir şey yapmadan oturulan döneme) kıyasla vücut daha az kalori yakıyor.
Az kalori yakımının üzerine, televizyon karşısında geçirilen uzun saatlerde yenilen fazla yemekler, abur cubur da eklenince, obezite sorunu ve kötü yemek yeme alışkanlığı ortaya çıkıyor. TV karşısında hipnotize olmuş bir çocuk normalde doyup doymadığını annesine, bakıcısına ifade edebilme şansını yakalayamıyor. Bizler de ‘Oh, çocuğum bu öğün ne kadar çok yedi.’ diye sevinerek, balık besler gibi ağzını açtığı müddetçe ağzına bir şeyler tıkıştırma gafletine düşüyoruz. Bu da hem bugünkü sağlığını, hem de gelecekteki yeme alışkanlıklarını da olumsuz olarak etkiliyor.

Çocuklarda agresif davranışlar, özellikle izlenilen programın (çizgi film bile olsa) titizlikle seçilmediği evlerde artıyor. Televizyondaki karakterler rol model olmaya başlıyor. Maalesef çizgi filmlerde (yerli veya yabancı) her zaman çocuğun sağlıklı zihinsel gelişimi, eğlendirirken doğru davranışları kazandırma bilinci ön planda değil. Güya bu amaçla kurgulananlarda bile önce olumsuz davranış veya kötü söz öğretilip, ondan sonra bunun doğru olmadığının telkini şeklinde, akıllara ziyan yöntemler kullanılıyor. Maalesef pek çok çizgi filmde istediğini elde etmek için şiddet kullanmanın makul olduğu mesajı veriliyor, hatta korkutucu sahneler, karakterler yer alıyor. Bu konuda TRT Çocuk da bir anne olarak mutlaka el atılması gerektiğini düşündüğüm bir kanal. (İnternet yasaklarından önce keşke bebeklik çağlarından başlayarak çocuklarımızı çocuk yayınlarının olumsuz etkilerinden koruma bilinci geliştirsek!)

Sonuç olarak; çocuklar okuyarak, resim yaparak, oynayarak hayal güçlerini geliştirecekleri; spor yaparak, müzik dinleyip dans ederek içlerinde biriken enerjiyi dışarı atacakları yerde televizyon karşısında saatlerini geçiriyorlar. Her şeyi hap gibi hazır alıyor, değerlerin çarpıtıldığı, sesi ile, renkleri ile kendilerini hipnotize eden bir ekran ile baş başa kalıyorlar. Aile ve arkadaşlar ile sosyal bağlar zayıflıyor, belki de keşfedebilme imkanı bile bulamadıkları çok değerli yetenekleri ortaya çıkmadan köreliyor.

Anlayamıyorum...
Daima televizyonun açık olduğu evler var; çocuk programı olsun olmasın, çocuk başında olsun olmasın, yemek zamanı, oyun zamanı, ders zamanı, tüm aile beraber sohbet, paylaşım zamanı (?)… Arkada hep bir ses, ekranda maalesef fark etmeden çocuğu sersemleten görüntüler, çoğu zaman gerçek dünyanın kötü yüzü; savaşlar, kavgalar, cinayetler, terör, koca koca adamların ettiği seviyesiz kavgalar... Özellikle 0-3 yaş grubu çocuklarda hiç durmadan kaydeden bir beyin. Hakkımız var mı bu beyinleri, gürültü ile, kavga dövüş ile, bir toplumu özünden uyuşturmak üzere tasarlanmış kadın programları, memleketimin dehşet dolu haberleri ile doldurmaya?

Malesef bütün gün televizyonun açık olduğu kreşler, ana okulları var. Bakıcı olayı memlekette zaten içler acısı (başka bir yazı konusu)... Çocuğumuzu, evde (çoğu zaman) eğitimsiz, cahil bir yabancı ile bırakmayayım, iyi bir eğitim alsın, sosyalleşsin, yeteneklerini keşfetsin diye dehşet paralar dökerek kreşlere, ana okullarına gönderiyoruz; öğretmenler farklı sınıflardaki çocukları bir odaya toplayıp açıyorlar TRT Çocuk’u… Kendileri de boş kalan sınıflarda muhabbette. Okul ismi vermiyorum; ama bir akrabamız maalesef böyle bir okula gidiyor. Baba, defalarca uyarmış öğretmenleri. Öğretmenlerin açıklaması ‘Çok yaramazlık yapıyorlar; başka türlü baş edemiyoruz.’ oluyormuş. ‘Baş edemiyorsan belki de kreş, anaokulu öğretmeni olmayacaksın!’ demeden geçemiyorum.

Peki hiç televizyon izlemeyecek miyiz?
Tabi ki izleyeceğiz. Çocuklarımızı makul saatlerde gece uykusuna yatırdıktan sonra ve gün içerisinde de gerekiyorsa bebeğimiz, çocuğumuz başka bir odada oynarken mesela.

Oğuz, 1 yaşını doldurana kadar hemen hemen hiç televizyon ve DVD izlemedi. Sonrasında günde maksimum 1 saati geçmeden eğitici DVD’leri, kendi seçtiğimiz yayınları izlettik Minik Oğuz’a. Hayvanların dünyasına bayılıyor çocuklar mesela. Bu noktada televizyon, belki de yakından hiç göremeyeceği bir dünyayı sunabiliyor çocuklara. Hele büyüklerden biri çocuğun yanında, onunla konuşarak, interaktif bir şekilde izlendiğinde hem eğlendirici, hem de eğitici bir aile aktivitesine dönüşebiliyor televizyon izleme deneyimi.

Minik Oğuz doğunca ne değişti? Her şey + Çocuklara aslında ne kadar az değer veren bir toplum olduğumuzu bir kez daha anladım!

Televizyonun çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri hakkındaki kaynak:
Heidi Murkoff, Arlene Eisenberg, Sandee Hathaway ‘What to Expect the Toddler Years (Çocuğunuzun İlk Yıllarında Sizi Neler Bekler?)’, s. 159, 160, 161

Oğuz ile Deniz Tatilindeyiz 1 (Baby&You -Temmuz 2011)

Rixos Premium Belek Tatil Köyü’ndeyiz... İsviçre’de aynı mahallede yaşadığımız, geç tanışıp çabuk ayrıldığımız, çok sevdiğimiz bir aile ile beraber. Onların iki çocuğu var; yakında 3 yaşını dolduracak olan Defne ve 4 aylık Minik Damla. Çocuksuz yaptığımız tatillerden çok farklı;, ama yine bol kahkahalı bu tatilde de çok eğlendik, az dinlendik...

Minik Oğuz bu tatilde çok eğlendi. Bir hafta içinde değiştiğini ve geliştiğini gözlemlemek müthişti. Her tatili isabetleyen oğlum, diş çıkartma konusunda bu tatili de es geçmedi ve üst damaktaki sevimli iki dişe iki tane daha ekledi. Allah’tan en zor kısmı tatil öncesi bozulan uykularında atlatmış olacak ki bir akşam dışında annesini uykusuz bırakmadı.
Tatil köyü çocuklar için gerçekten bir cennetti. Oldukça büyük olan tesiste üç ayrı noktada çocuk aktiviteleri vardı; her birinin de kapalı ve açık alanı. Azman oğlum tesisin herhangi bir noktasında pusetinden indiğinde, en yakın (hiçbiri görüş alanında olmasa bile) eğlence noktasına doğru büyük bir coşku ve hızla koşmaya başlıyor. Tutabilene aşk olsun. Oğuz’un yön bulma yeteneğinin annesininkinden çok öte olduğunu böylelikle anlamış oluyoruz. Oğlunun yeni şeyler keşfetmesi, yeni yeni deneyimler yaşaması konusunda pek hevesli babası, sağolsun, oğlunu bu aktivitelerin hiçbirinden eksik etmiyor...
Sahilde aileler için ayrılmış bölümün hemen arka köşesine park etmiş bir çuf çuf var. İlk günler kalkış saatlerini bir türlü öğrenemediğimiz hain çuf çuf, tam arkamızdan geçiyor. Çuf çuf, araba, uçan balon, uçak, helikopter, gak gak, karınca... ; kısacası yerde ve gökte haraket eden hiçbir şey gözünden kaçmayan minik oğlum, binemediği çuf çufun arkasından çenesini titrete titrete ağlayıp duruyor. Neyse ki en sonunda saatlerini öğrenebiliyoruz. Her gün saat 16:00’da babası ile Oğuz çuf çufun içinde. Anne sahilde dinleniyor...
Saat 20:30. Amfitiyatroda çocuk saati; palyaçolar, müzik ve dans. Yüksek ses konusunda hassasız; sayfamızı takip edenler bilir. Hoparlörlere yakın noktalarda insanın ciğerleri hopluyor, beyni kafatasından çıkacak gibi oluyor. Uzak noktaları seçiyoruz biz de. (Dünyada pek çok yeri gezmiş insanlar olarak söylemeliyim ki maalesef bu durum sadece bizim ülkemizde böyle.) Bekliyoruz ki dans etmeyi çok seven ve müzik konusunda yeteneği çok kolay fark edilen oğlum, karışsın kalabalığa, çılgınlar gibi dans etsin, eğlensin. (Çünkü evde öyle.) Ama ne mümkün!?... Oğuz ile ilgili şunu fark ediyoruz. Annesine çekmiş olacak ki hemen atlamıyor grupların içine. Tamam atlamasın da, bunu son derece yüksek sahnenin illa ki kenarlarında etrafı gözleyerek, dolaşarak, salınarak da yapmasın.
- ‘Babası ortaya gelin, düşeceksiniz.’
- ‘Ebru, cocuğa çok müdahale etme. Ben başındayım.’
(Anneler ve babalar arasında tehlike algısı hayli farklı olabiliyor anlayacağınız.)
Neyse ki sevgili Defne, Oğuz’u tutuyor omuzlarından, sahnenin ortasına çekiyor ve başlıyorlar dansa. (Kızlar bu tür konularda daha atak oluyorlar anlaşılan.) Hayatımda gördüğüm en güzel sahnelerden biri!..
Saat 21:00... Çuf çuf, bu sefer de amfitiyatronun önünde. Babamız kararlı. İlk günler arkasından pek ağladığı çuf çufa, bıkana kadar bindirecek oğlunu...

Oğuz yüzüyor (?)
Bizi şaşırtan, Oğuz’un denize verdiği ilk tepki idi. Geçen yıl birkaç defa denize yarısına kadar sokmuştuk; ayaklarını suyun içinde heyecanla çırpmış, bu deneyime bayılmıştı... Suyu, banyoyu, ıslağı, soğuğu çok seven oğlum, ilk gün deniz kenarında yürümek bile istemedi. Tabi yaş büyüdükçe tehlike algıları da büyüyor, değişiyor çocukların. Dalgalardan korktu. Kucakçı bir çocuk olmayan oğlum, minik elleri, ayakları ile tıpkı bir kuala gibi öyle sıkı sarıldı ki bize ‘Beni sakın bırakma. Burası yabancı ve korkutucu...’ der gibiydi. Zaten şansımıza, geldiğimiz gün Antalya’da patlayan fırtına ve yağmur, denizi çok soğutmuştu. ‘Hadi bugün girmesin, üstelemeyelim.’ dedik. Ertesi gün hava güzel olmasına rağmen yine de deniz suyu sıcaklığı Akdeniz’den beklentimizin altındaydı. Oğuz kucağımda, deniz kenarına doğru bir deneme daha. Polonya’da yaşamış, Ağustos ayında Baltık Denizi’nin çivi gibi sularında yüzmüş bir anne-baba olarak acımasızca ‘Soğuğa alışsın canım...’ diyerek sahil kenarına doğru ikinci denememizi yaptık.
Hiçbir korkunun yerleşmesine izin vermemek gerekiyor. Bu demek değil ki çocuğumuza kulak vermeyeceğiz, onu korktuğu şeyin ortasına atacağız. Oğuz benim kucağımda, hafif hafif ayaklarını değdiriyorum soğuk suya, dalgalar geldikçe korkuyor. Bir kedinin ağaca tırmanması gibi bana tırmanmaya, dalgalardan uzaklaşmaya çalışıyor. Babası geliyor yanımıza. Kendi ayaklarını sokuyor denize, ‘Ah ne kadar güzel, ne kadar eğlenceli...’ diye şarkılar söylüyoruz, danslar ediyoruz. (Daha doğrusu Oğuz’un bayıldığı, her duyduğunda çılgın dansı ile eşlik ettiği ‘Silifke’nin yoğurdu, ah seni kimler doğurdu, seni doğuran ana bal ile mi yoğurdu’ türküsünü söylüyoruz coşku ile.) Oğuz’un yüzündeki korku kayboluyor yavaş yavaş, bağırtısı, ağlaması da kahkahalara dönüyor. Böylece bu korku da yerleşmeden bitip gidiyor.
Oğuz kucağımızda, simidinde, hem denizi, hem de havuzu çok sevdi. Bir gün sahil çok rüzgarlı ve serin olduğu için havuza gidiyoruz. Çocuk havuzunu hijyen nedenleri ile tercih etmiyoruz. Bizimle, ona Minik Oğuz ismini takan Sevgili Defne ve isim babası Büyük Oğuz ile beraber büyüklerin havuzuna giriyor. Deniz suyunu içmeyi çok seven oğlum, aynı tercihini havuz suyu için de kullanınca, deniz varken havuzu pek fazla tercih etmiyoruz. Anneannesi duymasın; öyle 5 dakika falan da değil, neredeyse her girişte bir saat kalıyor Oğuz suyun içinde. Bazen dişleri takırdıyor soğuktan; ama keyfi yine de yerinde.
Üçümüz el ele tutuşup sahil boyunca yürüyüşler yapıyoruz. Böylece ailecek sevdiğimiz şeylere Minik Oğuz’u küçüklükten alıştırmaya başlıyoruz.
Bu kadar aktiviteden ve sahilde duş ve giyinme maratonundan yorgun düşen Oğuz, gölgenin altında pusetinde uzun uzun öğle uykuları uyuyor. (2 saat; bizim için çok uzun bir süre.) Böylece annesi, sahilde kitap okuma fırsatı buluyor. Tabi bunda Minik Oğuz’u uyandıktan sonra çocuk kulübüne götüren, ısrarla çuf çuf saatlerini takip eden babasının katkıları da yabana atılmaz. Az değil, 3 yıl aradan sonra ilk defa hamilelik, doğum, çocuk gelişimi dışında bir kitap okuyorum. (Dan Brown – Kayıp Sembol)

Tatil hatalarım:
Oğuz 8 aylık olduğundan beri pek çok defa tatile gittik. Anne hala öğrenemiyor; hafif, daha doğrusu makul kilolarda valiz yapabilmeyi. Hayatımda bindiğim en rahatsız, en kaotik havayolları olan Pegasus’a ödediğimiz ekstra kilo ücretlerinin yerine otelde yıkamaya verebilirdim kirlenen kıyafetleri. (Bebek ile ilgili kıyafet vs tatil köyündeki mağazalarda yok. Zaten bilindik markalarda bile fiyatlar normal fiyatının iki katı.)
Akşamları hala biberon tutkunu olan oğlum, Milupa 1 yaş + sıvı süt olmadan uyumuyor. 30 minik kutu süt aldım yanıma. Yetmedi! Tesisteki markete sipariş ettirdik. 12 minik kutu süt için 65 TL istediler. Onlara gelişi 45 TL imiş güya. ‘Yapmayın Migros’ta 6’lı kutu 7.90 TL dedik’, 20 TL’de anlaştık. Memleketimizde herşeyin fiyatını bilip, kazıklanma oranının normal fiyatın 3 katına kadar çıkabileceğinin farkında olmak lazım. Süt, bez vs gibi ihtiyaçlarınızı mümkün ise yanınızda taşımak yerine kalacağınız yere ya da varsa orada bir tanıdığınıza sipariş edip odanıza koydurabiliyorsanız en güzeli.
Havuzda ve denizde kullanlılan Huggies veya Prima bezler: Sakın ola normal bez gibi çişi, kakayı tutabiliyor sanmayın. Oğuz’u altında böyle bir kuru bezle pusete koyduk, uyandığında pusetin halini görmek istemezdiniz!!!

Yanınızda mutlaka olması gerekenler:
Doktorunuz tarafından önerilmiş göz damlası ve göz için hizyenik temizleme mendilleri (açık hava, kum, deniz, havuz derken bebeklerin gözleri kıpkırmızı oluyor); böcek, sinek sokmalarına karşı ve isilik için doktorunuzun önerdiği bir krem veya losyon ve acil durumda lazım olabilecek ilaçlarınız ve reçeteleriniz.
Odanız için sineksavar, puset için sineklik, güneş için pusete takılabiliyorsa şemsiye, bolca tülbent.
Sahilde, taşlık ise denizde ve ıslak zeminde kaymamak için havuz kenarlarında giyebileceği suya dayanıklı çorap ayakkabılar. (Gezmediğim yer kalmadı, en başarılısı Kanyon Strite Rite’dakiler.) Plastik ayakkabılar, sandaletler, metal bağlama yerleri olanlar, ıslanınca bebeğinizin hassas derisini yüzüyor, metal kısım küfleniyor ya da sıcakta ayağına yapışıp rahatsız ediyor.

Minik Oğuz doğunca ne değişti? Her şey + tatilin tanımı
(Ağustos sayısında Oğuz ile tatil deneyimimize ve değişen tatil tanımımızı sizinle paylaşmaya devam edeceğiz.)

Oğuz 1 Yaşında... (Baby&You - Ekim 2010)

15 Eylül’de Oğuz’un doğum gününü kutladık. Biricik bebeğimiz artık 1 yaşında… Hala dişleri yok ve yürümeye niyeti. Tam ‘emeklemeyen çocuk çabuk yürürmüş’ demeye başlamıştı büyüklerimiz; Oğuz poposunun üstünde burgu gibi dönerek oradan oraya gitmekten sıkılıp emeklemeye karar verdi. Koca salon ona yetmez oldu. Salondan koridora, koridordan mutfağa tehlikeli seyahatlere başladı ve bu gizemli seyahatlerden öyle çok zevk aldı ki sevinç çığlıkları ile evimizi çınlatır oldu. Bu arada her yaramaz adımında arkasına şöyle bir bakıp bizi kontrol etmeye, onu almak için yaklaştığımızı anladığında da poposunu sallaya sallaya hızla emeklemeye, kucağa alındığında da ağlamaya başladı…

1 yaşında oğlum var…
Önünde umarım uzun, sağlıklı, mutlu, hayırlı, sevgi dolu, başarılı bir hayat…

Oğuz’a aile arasında küçük bir doğum günü yaptık. Erken yenilen güzel bir yemek, salonda balonlar, süslemeler, Oğuz mama sandalyesinde yemek masasının yanında, önünde didelenmiş kuzu eti ve pilav… Oğuz 9. ayından beri kendisi yemek yemeğe çalışıyor, akşam sofralarına bizimle oturuyor, yumuk elleri ile pirinçlerin, etin çok azını ağzına götürüyor, pek çoğu üstüne başına gidiyor. Oğuz bu işe bayılıyor. Yemek sonrası açılan hediyeler, kamera çekimleri, gülücükler, öpücükler, oyunlar… 20:30’a kadar zor dayanıyor ve ‘yeter artık, uyutun beni’ ağlaması ile son buluyor Oğuz’un doğum günü…
Son zamanlarda kendiliğinden annesini emmeyi bırakmaya pek bir hevesli Oğuz, biberonunu istemiyor bu sefer yatağında… Uzun uzun emiyor annesini, bir yıl önce bugün kollarımın arasında kaybolan oğlum şimdi kucağıma sığmıyor. Ayağını dayıyor çeneme, çekmiyorum bu sefer. Oğlum benim sıcaklığımı, ben onun sıcaklığını hissedeyim diyorum. Emzirmeyi bırakırken depresyona giren annelerden biri değilim, ailecek birbirimize bağlı ama bağımsız olalım istiyorum. Bir yıllık sıkı bir emzirme yeterli diye düşünüyorum doktorumuz gibi; ama doğum günü akşamı oğlumla kucak kucağa pek bir hoşuma gidiyor bu yakınlık; itiraf ediyorum.
Oğlumu yatağına koyuyorum uzun uzun emzirdikten sonra … Kısacık yanında kalıyorum iyice uykusu ağırlaşana kadar… Yalan! O’nu uykusunda izlemek için, doyamayacağımı bildiğim halde doymaya çalışarak. Altımda bir beyaz eski tabure… Büyükbabamın onu kendi elleri ile yaptığını ve boyadığını hatırlarım, o yüzden de başka bir boyacı eli deysin istemem üstüne… Mutfakta, o taburede oturup anneannemin kızarttığı hamurları ve kendi yaptığı vişne şurubunu içerken, karşı apartmanda balkonda oturan hafif şişman ve nedense elinde hep bir koca süpürge olan yaşlı teyzeye ara sıra baktığımı hatırlarım; şimdi nedense konuşmadığımız, çocukluk arkadaşım kuzenim ile o yaşlı teyzenin aslında bir cadı olduğu ile ilgili o zamanlar çok inandırıcı ve pek ürkütücü hikayeleri birbirimize anlattığımızı...


Oğlumla akşamüstleri camın kenarına oturup camdan gelip geçen arabaları sayarak babamızı bekledik bu bir yılın özellikle son 6 ayında. Oğuz camdan arabalara bakmaya bayılıyor. Oğuz’un altında bir eski sehpa… Eskişehir, Vişnelik Mahallesi 14 numarada, oturma odasında, camın kenarında dururdu o sehpa, ben kendimi bildim bileli. Üstünde bir ‘bal çiçeği’… Gerçek adı da bal çiçeği miydi, yoksa çiçeklerinin dibinden bal verdiği için mi biz çocuk aklımızla ona bu ismi takmıştık bilmiyorum. Gidip gidip parmağımızı çiçeklerinin üstünde dolaştırır, elimize bulaşan balı yalardık. Doğum gününde oğlum o sehpaya oturmuş, o sehpa yine bir cam kenarında, oğlum arabalara bakıyor. O sehpanın cilası bozulmuş, yer yer kalkmış. Yaptırmaya el erdiremiyorum, üstünde anneannemin el emeği örtüsü, belki büyükbabam o bal çiçeğini sularken saksıdan sızan sulardan çatlamıştır diye o çatlakları kapattırmaya kıyamıyorum.
15 Eylül akşamı açmadığı iki gizemli hediye, o eski iki tabure benden oğluma…‘Ben eskiyim demeli’ ikisi de, ‘biz eskiyiz; çatlayan cilalarımız, solan boyamız çok şey anlatır dinlemek isteyenlere…’
Oğlumuza aldığımız hediyelerin kıyafetle ilgili olanları nedense İstanbullu idi… Pek bir yormuştu bizi İstanbul, 5 yıllık aradan sonra ona geldiğimiz şu 2 yıl içinde. Mavi Jeans’in İstanbul serisi çocuk t-shirtlerinden bir seri yaptık oğlumuza; hem babası ile takım giyinsin, zaten beraber pek sevimli olan bu ikili tam bir takım olsun diye, hem de …. bilmiyorum niye? Ve sevgili eşim çok büyük bir jest yaptı bana. Bir gece önce gizlice alışverişe gidip (ki tanıyanlar bilirler eşim alışveriş konusunda kesinlikle dünyanın en hevesli insanı değildir) çok güzel bir kolye almış bana … İstanbul’un tarihi kokan bir tasarım, 3 mercan ile süslenmiş, üçümüzü temsilen… ‘Bakıcı şart’ diye bir yıldır başımın etini yiyen sevgili eşim, 1 yıllık emeğimi (aslında emeğimizi) kutlamak için aldığını söyleyen çok gurur verici bir konuşma ile verdi hediyesini bana. İstanbul bizi çok yordu; ama oğlumuza İstanbul’da kavuştuk ve bu önemli günde İstanbul’un imzası olsun istemiş o da benim gibi. Bilmiyorum belki bu yüzden aslında ‘İstanbul’un bir bebek ve annesine çektirdikleri’ konulu yazımı yazmak için açtığım bu sayfaya hiç plansız bu satırlar dökülüverdi. Kasım sayısına kaldı İstanbul’dan şikayetim. Ayrıca Pedagog Prof. Dr. Norma Razon ile ilk 3 yılın sağlıklı bir çocuğun gelişimindeki önemli ile ilgili söyleşimiz…

Oğuz odasında mışıl mışıl uyuyor… Teyze, enişte ve Bengisu ablayı geçirirken nasıl olsa evde anneanne, dede ve büyükanne var diye kısa bir site yürüyüşüne çıkıyoruz karı koca baş başa, uzun uzun aylardan sonra ilk defa. Nasıl geçti koca 1 yıl?... Oturduğumuz bankta sözcükler olmadan konuşuyoruz sanki… Zira yürüyüş yapamayacak kadar yorgunuz.

Oğuz ile ne değişti? Herşey + çocukluk anılarım daha bir canlanır oldu





Oğuz ve annesinden doğum günü tavsiyeleri
• Özellikle 1 yaş kutlamasını mümkünse evinizde yapın. Mümkün olmuyorsa bebeğin tanıdığı, rahat olduğu ve ihtiyacı olan her şeyin bulunduğu güvenli bir ortamda…
• Davetli sayısını az tutun. Aile içinde küçük bir parti en güzeli…
• Aşırı süsler, yüksek sesli müzik, uğultulu bir kalabalıktan kaçının. Bebekler çok çabuk yorulup, etrafta çok uyaran olduğu zaman huzursuz oluyorlar.
• Balonlar bir doğum günü partisinin vazgeçilmez süsleri olsa da bebek balonları tutup kemirmek istediğinde tehlikeli durumlar doğabilir.
• Pasta kesme, hediye açma faslından önce bebeğin uykusunu almış, karnını doyurmuş, altının kuru olduğundan emin olun. Yoksa en güzel anlar, kamerada mutsuz bir doğum günü bebeği çekimi ile sonsuza kadar kayda geçebilir.
• Siz de bu özel günde çok yorgun olmamak için pek çok hazırlığı bir gün öncesinden bitirmiş olun ki minik bebeğinizin ilk doğum gününün keyfini çıkartabilesiniz.

Oğuz Uyu(mu)yor… Oguz does NOT sleep!... (Baby&You - Eylül 2010)

Hastaneden kucağımızda minik Oğuz ile eve dönüş, heyecanlı olduğu kadar zorlu gecelerin de habercisiydi.
Özellikle ilk 15 gün yeni doğan bir bebeğin mutlaka her 2 saatte bir uyandırılıp emzirilmesi gerekiyor. Bebeğin kendini güvende hissetmesi, annesinin onu sık besleyebilmesi için artık pek çok çocuk doktoru ve pedagog özellikle ilk 3 ay bebek ile annenin aynı odada olmasını öneriyor. Maalesef bu durum, ülkemizde bebek ile aynı yatağı paylaşmak olarak uygulanıyor ve düzeltilmesi çok zor alışkanlıklara yol açıyor.
Yeni doğan bir bebek ile yeni bir hayata adım atan bir evde odadan odaya gidebilecek rahat ve güvenli bir beşik şart. Minik Oğuz için de özenle konforlu, ileri geri sallanan, güvenli bir beşik seçmiştik. ‘Bebeğimi asla sallamayacağım’ diyen bir anne değildim en başından beri. Zira okuduğum kitaplar da bebeğin anne karnında su dolu kesesinin içinde sallanmaya alıştığını, bu yüzden de pek bir zor adapte olduğu yeni hayatında rahatlamak için sallanmaya ihtiyaç duyduğunu yazıyordu.
Yeni doğanın uyku düzenini oluştururken ilk adım bebeğin gece ve gündüzü ayırmasını sağlamak. İlk 1 ay sonunda Oğuz, gece ve gündüzün farkını artık anlamıştı. Gece; her akşam aynı saatte yapılan ılık bir banyo, sonuna kadar kısılmış bir lamba ve anne karnında dinletmeye başladığımız klasik müzik CD’miz ile başladı Oğuz için. Banyo, hem yeni doğanın vücudunda çıkması muhtemel minik sivilceleri, kızarıklıkları çarçabuk geçiriyor, hem de gece uykusuna geçiş için bir rutin oluşturuyor.
İlk zamanlarda maalesef gece artan gaz ve kolik sancıları ile birlikte Oğuz’un da uykuya geçişi gece yarısına doğru oluyordu. Uyku sırasında, büyüme hormonu melatoninin salgılanması gece ve karanlık ortamda daha sağlıklı oluyor. Bu yüzden uzmanlar bebeklerin en geç 22.00’de uykuya dalmış olması gerektiğini söylüyorlar. Gece kuşu olmayan bir çocuk yetiştirmenin ilk adımı gece kuşu olmayan bir bebek yetiştirmekten geçiyor ; bu yüzden biz de Oğuz’un geç başlayan gece uykusuna geçişini her akşam 15’er dakika öne çektik. Bu konuda başarılı olmuştuk ilk ay sonunda; fakat ne çare ki her gece memede uyuyan Oğuz memede uyanmak istiyordu ve sallanmadan yeniden uykuya geçemiyordu. İleri geri sallanan beşiğini sevmeyen Oğuz, protestosunda başarılı oldu ve dizde sallanmayı pek bir sevdi. O kadar sevdi ki gündüz uykularında bile sallamayı yavaşlattığımız anda ağlar oldu. Bir kısır döngü halini alan bu durum, ağrıyan dizlerle gün geçtikçe vazgeçilmesi daha zor bir alışkanlık halini aldı.
Sonunda Oğuz’un araştırmayı pek bir seven dedesinin araştırmaları sonuç verdi ve Oğuz 40 günlükken sağdan sola sallanan bir beşik alıp geliverdi. Bu beşik bir mucize idi; hafif, güvenli, geniş. Bir de yatak kısmını düzgün yapsalar tam olacaktı, ama minik torununun omurga sağlığı konusunda pek hassas anneannesi buna da çözüm buldu. Bir bebek yorganı ikiye katlanıp minik Oğuz’un beşik yatağı oldu. Ağlayan Oğuz’u beşiğe koyduk, sallamaya başladık ve susuverdi… Oğuz beşiğini öyle sevdi, öyle sevdi ki bir türlü ayrılmak istemedi. Gece uykuları düzeldi. Yeni doğan sıfatından da sıyrılmaya başladıkça gece emzirmeleri azaldı. İki kereden fazla uyanmamaya başladı. Bebek rahat, biz rahat… Beşik ile Oğuz’un odamızda geçen süreleri uzadıkça uzadı. Bir baktık ki 6 ay geçivermiş…
6 ay sonunda Oğuz, beşik ve ben Oğuz’un odasına göç ettik… Amaç, adım adım minik Oğuz’u yatağına alıştırmak. Emziriyorum, uykusu ağırlaşıyor usulca büyük yatağına koyuyorum, hemen dönüyor, elleri ile hızlı hızlı etrafını yokluyor ve ellerden beyne giden ‘Oğuz seni kandırıyorlar, burası senin beşiğin değil’ mesajı ile başlıyor oğlum etinden et sökülür gibi ağlamaya. Yan odada her sabah 6’da kalkıp işe giden eşim… Çaresiz yeniden alıyorum Oğuz’u emzirmek için; birkaç yudum süt veya sadece ağız tiryakiliği, hemen dalıyor güvenle annesinin kollarında uykuya. Bu sefer pes edip tekrar koyuyorum beşiğe; üçümüz ve komşularımız için mışıl mışıl bir uyku başlıyor evimizde…
Anneanne çözümler üretiyor. Beşiğin altını güçlendirmek için hazırladığımız bebek yorganını alıp Oğuz’un büyük yatağının üstüne koyuyoruz, yatağın etrafını yastıklarla çevirip alanını küçültüyoruz ki Oğuz kendini güvenli beşiğinde hissetsin; ama minik Oğuz kanmıyor… Bu arada ilk kez hasta oluyor, ateş, tıkalı bir burun, gece öksürüğü derken yeniden beşiğe geri dönüyor ve gece 6-7 kez kalkmaya başlıyor. Oğuz,8 aylık olduğunda beşiksiz gece uykusuna alışamadan çıkılan ilk tatilde, her bir saatte bir uyanmaya ve emmeden uykuya dalamamaya başlıyor. Bir haftalık çok güzel günler, yorgun gecelerle geçen tatil, Oğuz’da devamlı gece emme isteğinin yerleşmesi ile sonlanıyor.
6 aydan sonra çıkmaya çalışan dişler, zayıflayan bağışıklık sistemi ile hastalıklarla tanışma, rüyalarla zenginleşen geceler derken pek çok bebeğin oturmuş sağlıklı bir uyku düzeni varsa bile bu dönemde bozuluyor. Bu yüzden kendi odasına, kendi yatağına, kendi kendine uykuya dalmaya alıştırma bu zorlu dönem başlamadan önce olmalı. Ne yazık ki biz, beşiğin doğal sınırları hızla büyüyen Oğuz’u taşıyamayacak hale gelinceye kadar bekledik ve artık yorgunluğa ve uykusuzluğa tahammül edememe noktasına geldik. Bu dönemi şöyle veya böyle atlatmış arkadaşlarımızdan gelen tek tavsiye ‘yatağına koyacaksınız, kapıyı kapatıp 3-4 gece ağlamasına izin vereceksiniz. ’ olmaya başladı. İçimiz elvermiyor, uykusuz daha fazla geceye de vücut katlanmıyor. Kitaplar yeterli gelmiyor, kitaplar Oğuz’un ne kadar acıklı ağladığını bilmiyor… En sonunda işin uzmanına gittik; Prof.Dr. Norma Razon’a… Özetle Norma Hanım şöyle diyor; ‘Memede uyuyan bebek uyanınca kendi kendine uyumasını öğrenmedi ise yine annesinin memesinde uyanmak ister, annesini sık sık yanında ister, böylece anne için uykusuz, bebek için de çok uyandığı geceler başlar. 40 dakikaya kadar artık ağlatılabilir, yeter ki terk edilmişlik hissi yaratılmasın. Yatmadan yarım saat önce uykuya hazırlığa, yani sessizliğe doğru geçiş olsun, anne (?) ile beraber odasına gitsin, iyi geceler öpücüğü ve Oğuz yatağında…’ Memeye bağlılığını azaltmaya çalışıyoruz Oğuz’un. Bu yüzden ilk defa biberon ile devam sütüne başlıyoruz. Annesi yatağının kenarında ninni söylüyor, huzursuzlanıp kalktıkça yeniden yatırıp biberonu ağzına veriyor. İlk gece 30 dadika, sonra yavaş yavaş azalıyor Oğuz’un uykuya dalma süresi. Biberonu biter bitmez Oğuz meşhur mırıldanması / homurdanması ile yanına dönüyor ve uyuyor. Ailemizde bir zafer edası. Artık Oğuz odasında, biz kendi odamızda. Hatta bazı geceler Oğuz biberonunu ağzına alıyor ve odadan annesi çıkıyor. Düşürdüğünde mızıklıyor ve yanına gelip iki piş piş uyuyor. 2-3 kez mutlaka uyanıyor. 1 biberon, 1 meme, 1 kez su diyor hem Norma Hanım, hem de çocuk doktorumuz uyanıp kendisi uykuya dalamaz ise. Ağladığında hemen yanına gitmiyoruz, ona uykuya dalmak için şans veriyoruz; bu şansı bazen kullanıyor, çoğu zaman da artan ağlamasının şiddeti ile geri çeviriyor Oğuz şansını. İri, iştahlı bir bebeğin gece 2 kez beslenme isteği olabilir diyor doktor, oluyor da. İkiye hem anne razı, hem baba; ama maalesef minik Oğuz bazı geceler fikrini değiştiriyor hala. Dün gece olduğu gibi. Gece 20:00’de yatağına koyuyorum, biberonunu alıyor ve odadan çıkıyorum. Bir ara yoklamaya gittiğimde biberonu boşalmış, iki yumuk eli arasında sımsıkı tutmuş, uyuya kalmış. 3 saat sonra bizi sıcaklardan ve nemden kavurmaktan yorulan İstanbul, fırtına ile beraber şiddetle boşaltmaya başlıyor nemini. Oğuz korkarak uyanıyor, kalbi çıkacak yerinden, damakları birbirine vuruyor. Biberon almıyor, annesinin memesinde süt ve huzur buluyor. Sabaha kadar bu huzuru 8 kez tekrarlıyor…
Minik Oğuz doğunca ne değişti? Herşey + kesintisiz bir gece uykusu hayal oldu…

Merhaba (Baby&You - Ağustos 2010)

Pusula

Merhaba,

Ben kimim?
Ben bir anneyim. 10,5 aylık minik Oğuz’un annesi… ‘Bebeğime en iyi ben bakarım’ diyen, zaman zaman evimizde yükselen tam zamanlı bir bakıcı/yardımcı şart sözlerine şiddetle karşı çıkan, yorgun, mutlu, bebeğinin her anını yaşama ayrıcalığını yakalamış, çok şanslı bir anneyim.

Ben bir eşim… 8 yılı doldurmak üzere olduğumuz evliliğimizin ilk yılında eşimin kariyer hedefleri doğrultusunda, daha yeni evinin tüm kolilerini açmadan yurtdışı yollarına düşmüş, o hiç açılmadık kolileri sonraki 6 yıl boyunca o ülkeden o ülkeye taşımış olan biriyim. Haftada 6 gün yorulmadan, yorulsa da pek fazla şikayet etmeden çalışan; hırslı, sıklıkla ‘çalışmak için yaşamak’ ve ‘yaşamak için çalışmak’ kavramlarını karıştıran bir insanın aynadaki aksinin yavaş yavaş değişmekte olduğunu yıllarla gören bir insanım. Hayatı bir tıra yüklemiş, kaygıları yüreğinde yurtdışı yollarında bir eşim.

Her ne kadar eşi tarafından sürekli rahatına düşkünlüğü ile itham edilse de (sonuçta öyle de bir oğlan doğurmuş) rahat batıp tek başına kendi işini yurtdışında yapmış, bu uğurda donma tehlikesi bile atlatmış bir danışmanım.

Ben bir teyzeyim… Minik Oğuz doğana kadar çoğu evli ve çocuklu arkadaşlarımın çocuk odaklı sohbetlerinde hiç mi hiç sıkılmayan, çünkü şu an 9 yaşındaki yeğenim Bengisu’nun hem onun deyimi ile ‘uzman teyzesi’ hem de (umarım) arkadaşıyım…

Tam anlamı ile bir gezi severim. Gittiğim yerleri, layığı ile önceden araştıran, sıkıca çalışılmış ‘mutlaka görülmesi gerekenler’, ‘görülmesi iyi olanlar’ diye iki liste, gezilen yeri anlatan ciddi bir kitap, iki fotoğraf makinası ve bir kamera ile gezen, (minik Oğuz’a hamile kalıncaya kadar) iflah olmaz bir gezi severim.

Ben bir fotoğrafçıyım. Gezdiğim her yeri, ard arda koyduğunuzda konuşarak, yazarak anlatmaya gerek kalmayacak ayrıntıda fotoğraflayan, eskiden sırtında kamera çantası omuzları tutulan; şimdi pek de minik olmayan oğlumu taşımaktan ve emzirmekten sırtı tutulan bir fotoğrafçıyım. Şimdi o yüzlerce kare yan yana geldiğinde bir minik mucize hikayesi, bir ‘canımın içi, yüreğimin eskiden sırf babasının olan sağ köşesi’ bir minik Oğuz hikayesi…

Ben 8 yıllık evli, yaklaşık 5 yılı Varşova ve Cenevre’de geçmiş, 5 yıl boyunca İstanbul’u her daim pek bir hevesle özlemiş, gittiği yerleri de bir o kadar benimsemiş, içselleştirmiş; 2 yıl önce yine yeniden eşinin kariyerini destek programı çerçevesinde İstanbul’a gelmiş, o çok sevdiği İstanbul onu bu sefer pek bir yormuş; ama oğluna İstanbul’da hamile kalmış, onu İstanbul’da, kendi toprağında doğurmuş, göbek bağını hala bir yere gömecek kadar bağlanamamış bir anneyim. Bunca bebek, bunca bebek sevgisi, bunca genç, dinamik bir nüfusa sahip ülkemin maalesef pek de ‘bebek dostu’ bir yaşam sunmadığını yüreği burkularak yaşayan bir anneyim.

Zor bir hamilelikten sonra hayat minik Oğuz’un ağlaması ile başladı bizim için. O bağıra bağıra ağlayarak geldiği dünyada ona çok iyi bakalım ve ona layık olalım diye başladık biz anne-babalık maceramıza. Biz birbirimizin pusulasıyız derken, oğlumuz pusulamız oldu.

Bu macerayı sizlerle de paylaşmak istedik… Her ay, minik Oğuz ile değişen, güzelleşen hayatımızda edindiğimiz deneyimleri, araştırmalarımızı, anılarımızı sizlerle de paylaşmak istedik. Merhaba tüm anne ve baba adayları, merhaba tüm anne ve babalar ve minik bebekleri…

Önümüzdeki ay şu an için gündemimizin en önemli başlığı olan uyku konusu ile buluşmak üzere… Yine her ay minik Oğuz’un maceraları ile beraber hayatımızı kolaylaştıran fonksiyonel çözümler bulacaksınız bu köşede.

Dileriz bu köşe de sizlerin pusulası olsun.

Bizimle paylaşmak istediğiniz anılarınız, bu köşede okumak istediğiniz öncelikli konular ve sorularınız için e-postalarınızı bekliyoruz.


Minik Oğuz doğunca ne değişti? Herşey + yaşlanmak anlamlı hale geldi…

İşte Benim Doğum Hikayem (15 Eylül 2009)

Son yılların hararetli tartışması doğal/normal doğum mu, sezaryen mi?


Hep doğal doğum taraftarı oldum, bebeğime doğal doğumla kavuşmak istedim. Zor bir hamilelik elde edip, zor bir hamilelik geçirince ‘normal doğum’un bebek ve anne için en sağlıklı ve risksiz koşulda gerçekleşen doğum olduğuna bir kez daha inandım. Sırf korktukları için doğal doğum için hiçbir engeli olmadığı halde genel anestezi ile sezaryen isteyen anne adayları bence nasıl bir deneyim kaçırdıklarını bilmiyorlar. Aynı şekilde sezaryen olmaları gerekirken son yılların trendi peşinde bebeklerine zarar verme pahasına doğal doğum diye tutturan, bunu öneren doktorlarını doğal doğumun meşaggatinden kaçmakla suçlayan anne-babalar da bebeklerine ne kadar zarar verebileceklerinin farkında değiller. Yıllarca ‘kolaylığı’ nedeniyle gerekli gereksiz her doğumu sezaryene yönlendirme hatasına düşen ülkemizde son zamanlarda da tam aksi bir trend gözlüyorum. Ne olursa olsun doğal doğum. Bu yüzden bebeğini kaybeden, kaybetme tehlikesi geçiren, ama hala ‘doğal doğum yaptım’ diye övünen, bebeğinin kolu çıkan, büyük bir bebeği zor bir doğumda oksijensiz kalması sonucu zihin özürlü doğuran, bunu takdir-i ilahi kabul eden yakın çevremizde arkadaşlarımız, akrabalarımız var. Bir yandan da ‘anesteziyi alayım, hiçbir şey hissetmeyeyim, odamda uyanayım’ diye düşünen. Her iki uç da neler kaçırdığını bilmiyor bence. Tıpkı parmak izi gibi her hamilelik, her bebek ve etrafında gelişen şartlar da diğerlerinden farklı...


Herkese sağlıklı bir bebek, ehil ellerde gerçekleşen sağlıklı, keyifli bir doğum dileği ile işte benim doğum hikayem…


Hep doğal doğum istedim. ‘Ne kadar doğum sancısı çekersem o kadar iyi bir anneyim, bebeğimi o kadar hak etmiş olurum’ diye düşündüğüm olmadı değil. Doğal doğum daha özel diye düşündüm. ‘Bebeğim dünyaya gelirken ben de zihnen, ruhen orada olmalıyım, ona ilk merhabayı ben demeliyim’ dedim. 9 ay beraberlikten sonra hayata bu ilk adımında annesi onu bekliyor olmalı dedim. (Epiduralin nimetlerinden haberdar değildim o zamanlar.)Ve ne yalan söyleyeyim, hamileliğin son günlerindeki heyecanla bekleyişin, suyun boşalmasının ne demek olduğunu da bilmek, böyle bir deneyimden mahrum kalmamak istedim. (Eşim ya da diğer erkekler böyle bir arzunun nasıl olabileceğini anlamakta güçlük çekiyorlar malesef.)


Çok korkulu hamilelik aylarından ve 7 aylıkken çıkıp gelmeye kalkan bir bebeği taşıyan bir anne olduktan sonra ‘en önemlisi bebeğimi sağlıkla kucağıma almak’ diye değiştirdim isteklerimi. Eldeki imkanlar çerçevesinde rasyonelleştirdim.


Şanslıydım; çok güvendiğimiz iki doktorumuz vardı. (Bu konudaki şansımızı da aslında birkaç kötü deneyim ve çok yoğun araştırmalarla kendimiz doğurmuştuk.) Hamileliğimin ilerleyen aylarında plasenta previa teşhisi kondu. Plazantam olması gerektiğinden daha aşağıdaydı ve sezaryenin daha sağlıklı olacağı tavsiye edildi. Son zamanlara doğru biraz daha yukarıya çıkmıştı; ama zor hamilelik, 9 ayı doldurmaya zorlanan bir bebek konu olunca doktorlarımız yine de sezaryeni önerdi; ‘kendi eşim, kızkardeşim de olsa bu durumda bunu önerirdim’ diyerek. (doğum beklenenden önce kendiliğinden başlar ve risksiz olacak gibi gözükürse sezaryen yapmayız uyarısı ile…) Biz de gönülden güvendik.

15 Eylül sabahı saat 9:00’da ameliyathanede olacaktık. Bir akşam önce eşim, annem-babam şahane bir yemeye gittik. Heyecanım akşamdan başlamıştı. Şiş göbeğimle, karnımda artık ‘çıkmaya hazırım’ der gibi kafasını aşağılara güm güm diye vuran, devamlı hıçkıran, kollarını gerinir gibi devamlı yanlara açan oğlumla birkaç gün daha böyle kanguru ve yavrusu misali zamana ihtiyacım vardı sanki. Hamileliğimin o son 3 gününü sanırım hayatım boyunca özleyeceğim. Nişantaşı’nda yağmur altında sırıl sıklam ıslanmak, teyzelerin ‘ah evladım, yazık, bir de hamilesin, hemen üstünü değiştir’ diyen sevimli tavsiyeleri, her akşam iftar yemeklerine gitmek ve oruçlu olmadığım halde tüm oruç tutanlardan daha fazla yemek yemek… Oğlum karnımda, kendini bu kadar özel hissetmek… Hayatımızı tamamen değiştirecek karşılama için geri sayım…

Gece saat 10:00’dan sonra bir şey yiyip, içmem yasaktı. Zaten bir haftalık yemek yemiştim ama her gece neredeyse 2 lt su içmeye alışmış bir hamile olarak ağzım kurumaya başlamıştı. Heyecanım, kıpır kıpır oğlum, üstüne de susuzluk eklenince bütün gece uyuyamadım. Sabaha karşı geçtiğim salondaki kanepede 45 dakika uyuyakalmışım ki saatin alarmı çalmaya başladı. Göreve hazır bir asker gibi fırladım kanepeden; o karınla ne kadar fırlanabiliyorsa tabi.

Bir aylık bir tatile gider gibi hazırlanmıştık. 1 yastık, 1 koca valiz, bebek için bir küçük valiz (zira bir hafta öncesinde bebek hemşireleri ile konuşup kendi getireceğim kıyafetleri bebeğime giydirme konusunda söz almıştım.) 1 CD player, bebeğimize karnımda dinlediği ve daha sonra da uyurken dinleyeceği Baby Einstein serisinden klasik müzik CD’si, 1 profesyonel dijital fotoğraf makinası, 1 kompakt fotoğraf makinası, doğum için aldığımız yeni son model kameramız ve ne olur ne olmaz diye eski kameramız, epiduralin baş ağrısı yaptığı duyumu üzerine eşimin yurtdışından aldığı bir kafa masaj aleti… (ki böyle bir ağrı hiç olmayacaktı.)

Sezaryanli doğum paketinde 3 gece kalınıyordu doğum yapacağımız hastanede. Doktorlarımız iki gecenin yeterli olduğunu söylemişlerdi; ama madem parasını verdik ‘kalalım bari’ diye bir karar almıştık. (ki doğru bir kararmış, bebeğin emmeye alışması, bebeğin kontrolleri, annenin emzirmeye alışması için ideal bir süre imiş meğer bu 3 gün) Bunun bilincinde olmayan bir çift olarak ‘3 gün de epey uzunmuş, canımız sıkılırsa diye acaba tavla yanımıza alsak mı?’ diye konuşmadık değil. Sonra zar sesinin bebeği rahatsız edeceğini düşünüp vazgeçtik. Böyle biraz geyik, biraz saf ve biraz da sapşal bir noktadaydık anlaşılan…

Bu kadar eşyayı yerleştirirken arabaya, yarım saat gecikmeli evden çıkınca ve üstüne hasta kayıt işlemleri de uzayınca birden herşey pek hızlı gelişiverdi. Bir hemşire son tetkikleri yapıyor, diğeri formları dolduruyor, bir diğeri koluma damar yolu açmaya çalışıyor, 4 yaşından beri pek çok hemşirenin tak diye damar yolumu bulamadığını ve kolumda maden tetkik arama tarzı işlemlerde bulunulduğunu çok iyi deneyimlemiş biri olarak ‘hayır hayır o damar olmaz’ yorumlarım o telaşın içinde kaybolup gidiyor. Bir bakıyorum sözümü dinlemeyip kolumu delik teşik eden hemşire korkudan ortalıktan yok oluyor. Başka bir hemşire direktiflerim doğrultusunda dediğim noktadan kolayca kanımı alıp, damar yolumu açıyor. (ve sezaryen dikişimin acısı geçtiğinde kolumdaki deneme tahtası gibi deliklerin morartısı ve acısı hala geçmiyor…)

Doktorlarımız odamıza gelip bizi ziyaret ediyor ve hemşirelere yarı şaka yarı ciddi her şeyi dediğim gibi yapmalarını söylüyorlar. (çok geeeeç…) Canım tatlı, kolum acıyor, heyecan son dorukta… Neyse doktorlarımın ikisi de burada deyip seviniyorum. Zira hamileliğimin son haftaların klasik rüyası; doğuma gelmiyorlar ve beni hemşirelere doğurtturuyorlardı…


Ameliyathaneye alınmadan önce eşimle ayrıldık. Son kamera çekimlerindeki yüzümün dehşet ifadesi görülmeye değerdi. ‘Şu anda elimden gelse bir kuytu köşeye kaçıp suyum gelene kadar orada bekleyeceğim ve doğal doğum yapacağım’ dedim. Birden ‘epidural tutmazsa operasyon başladığında hissedersem diye bir korku kapladı içimi. Aslında epiduralle belden aşağı uyuşmanın tam olup olmadığını anlamadan gerçek işleme başlanmadığını anlatmıştı doktorlarım. Ama o an insanın hayatta en rasyonel olabildiği an değil kesinlikle.

Sezaryen olacağım, epiduralli... küçük bir ihtimal de olsa uyuşma olmazsa genel anestezi vermek zorunda kalabileceklerini söylemişlerdi. Herşeye hazırlıklı olayım ve ‘arıza’ çıkartmayayım diye muhtemelen. O kadar çok istiyordum ki bebeğimin dünyaya ilk çıkış anını görmeyi, ağlamasını duymayı, bu dünyaya geldiği anda hemen benim kucağıma gelip sıcaklığını hissetmeyi ‘epidural başarısız bile olsa dişimi sıkıp sesimi çıkartmayacağım’ dedim kendi kendime. Öyle kuvvetli ve biraz da saf (!) bir istekti bebeğimi karşılama isteği içimdeki… Böyle diyen ben, ilk epidural denemesinde o kadar ahladım ohladım ki bilemezsiniz. Omuriliğime incecik teller sokuluyor, her yanımı elektrik çarpıyor gibi oldu. Zaten istenen durum elektrik çarpıyor gibi olmaması imiş. İkinci deneme başarı ile gerçekleşti. Epidural olanlar bilir, henüz olmayanlara da kulaklarına küpe… İşlem sırasında ‘kedi duruşu’ denilen omuzlarınızı düşürdüğünüz, biraz kambur durduğunuz bir pozisyonda durmanız ve asla ama asla kımıldamamanız gerekiyor. (ki tahmin edebileceğiniz gibi hele ki ilk denemeniz ise heyecandan, korkudan, ‘bana ne oluyor?’ merakından, sırtınıza sokulan tellerin verdiği rahatsızlık hissinden vs… aksine pek bir kımıl kımıl olmak istediğiniz bir pozisyon. Omuzlarımdan kımıldamayayım diye bastıran ve kollarını sıkmaktan morartmış olabileceğim hasta bakıcıya teşekkürler bu arada…

Ameliyat odasına alındığımda ‘epiduralci’ dediğim doktor, ‘Hangi müziği istersin?’ diye sorduğunda konfor beklentisi yüksek bir insan olmama rağmen o halimle bile bu kadarına da şaştım doğrusu... Olabileceğine hiç ihtimal vermeden ‘Ezgi'nin Günlüğü İlk Aşk albümü var mı?’ diye soruverdim. (Bizim için anlamı çok büyük bir albümdü. Değişimi, alışmayı, sevmeyi… çok uzakları anlatan, biraz Polonya, biraz İsviçre, biraz hüzün, biraz umut kokan bir albümdür.) Ve varmış...

Eşim geldi bu arada ameliyathaneye, iki fotoğraf makinası ve bir kamera ile. Doktorumla doğumdan 3 gün önceki son kontrolümde ameliyathaneye üç ayak koyup doğumu kameraya çekme fikri konusunda anlaşamamıştık; ama doğumdan sonra hasta bakıcının video performansını izleyince ‘ikinci kamerayı 3 ayağa kurma konusunda bir parça daha ısrarcı olsaymışım keşke ‘diye düşünmedim değil.

Doktorlarımız girdi ameliyathaneye güle oynaya, hamilelik anılarımla dalga geçe geçe, başlamışlar beni kesmeye biçmeye... Her neyse... ben hasta bakıcılarla sen şuradan çek, sen bu açıdan, eşime ‘sen de buradan diye olayı uzaktan kumanda etmeye başlamıştım bile... Bu arada doğumdan önce en büyük isteğim (bebeğimin sağlıklı doğması hariç tabi ki) bebeğimin ilk çıktığı andaki fotoğrafını profesyonel fotoğraf makinamla kendim çekmekti... (doğumdan sonra odada sıkılırsak tavla oynarız gibi saf bir istekti bu da) tabi ki iki kolumun da sağlı sollu dolu; birinde damar yolu, diğerinde tansiyon için bir alet takılmış bir şekilde 'kullanım dışı' olacağı hiç mi hiç aklıma gelmemişti.... Derken doktorum ‘şimdi bir basınç hissedeceksin karnında dedi’ (ki doğumdan 3 gün önceki kontrolden sonra da anlatmıştı epiduralli sezaryeni; tüm hareketleri, dokunuşları hissedeceksin, bebek çıkarken kuvvetli bir basınç hissi olacak; sadece acıyı hissetmeyeceksin diye; ama yaşamadan hayal edemiyor insan...) Karnımdan birşeyi söküp çıkartıyorlar gibi sandım ve gerçekten de öyleydi... 9 aylık beraberliğimiz bebeğimle bambaşka bir boyuta geçiyordu iste.

nnnaaaaa, nnnnaaaaa diye ağlama sesleri duydum önce ve ben de başladım ağlamaya... Eşim yani başımda 'Ebru, şahane bir bebek....' diyordu, adeta haykırıyordu tüm dünyaya. Ailemizdeki romantik ve duygulu kişinin kendisi olduğunu iddia etmesine rağmen hiç ağlamadı. Dünyaya mutluluğunu, coşkusunu haykırıyordu. 12 yıldır tanıdığım ruh eşimi hayatım boyunca hiç böyle coşkulu görmemiştim o ana kadar.)

İddiaya girmiştik doğumdan önce saçlı mı, saçsız mı doğacak bebek diye (zira ikimiz de kel bebekmişiz zamanında), ben ‘saçsız’ deyince eşime de tek seçenek olan ‘saçlı bebek’ kalmıştı. Tabi ki iddia bedeli Cenevre'de tatildi. Hafif saçlı doğdu bebeğimiz, ne annesini, ne babasını kırdı; ‘ortaya karışık’ misali, yarı saçlı, tepesi kabak, yanları sapsarı, arkası kahverengi, yüzü pembe beyaz, dudakları fiyonk çıkıverdi karnımdan…

Şak şak şak… her bir yandan flaşlar patlıyor, ben ağlıyorum, eşim hiç durmadan 'Ebru, şahane bir bebek bu…’ diyor ve kendisinden hiç beklenmeyecek bir şekilde ard arda fotoğraflar çekiyor... (Zira doğumdan önce o heyecanla fotoğraf falan çekemeyeceğini, eğer istiyorsam bir doğum fotoğrafçısı tutabileceğini, sonra ‘bebeğimin bir tane bile doğum fotoğrafı yok’ diye arıza çıkartmamamı gayet açık ve net bir şekilde ifade etmişti sevgili kocam. Ben de bu anı bir yabancının ‘bu tarafa bakın, şöyle durun…’ diyen sesi ile bozmamak için ne olursa olsun doğum fotoğrafçısı istemiyorum demiştim.)
Sonuçta bebeğimin doğum anının 200 civarında pozu oldu ki, bu 200 pozun sahibi dünyanın en coşkulu, en mutlu fotoğrafçısı ‘sevgili kocam’ oldu. Çok da güzel kareler çıktı sonunda.

Doktorlarımız ikisi de birbirinden iyi, tatlı, yetenekli ve de farklı karakterli... Biri doğumun başından beri vıdı vıdı konuşuyor, benimle dalga geçiyor, ikincisi gayet ciddi, kesip biçiyor, hiç konuşmuyor… Bebeği sağlıkla çıkartır çıkartmaz onun da yüzü gülmeye başlıyor, rahatlıyor, esprilere başlıyor... Doktorlarımız habersiz, poz vermeden girmişler bir kareye, sevgi ile bakmışlar oğluma, oğlum dünyaya ‘merhaba’ derken. O anı yakalamış hasta bakıcı... Maalesef çok az insan mesleğinde böyle... çok değerli bir kare benim için... çok zor günlerimizi, umutlarımızı onlara emanet ettik ve iyi ki de Onlar’a emanet etmişiz dedik...

Oğlum kucağımda burnunu elledim ilk, nedense hep rüyalarımda Fatih Sultan Mehmet gibi bir burnu olduğunu görüyordum (ki öyle olsa bile onu çok ama çok sever ve beğenirdim) ama işte Kayseri mantısı gibiydi oğlumun burnu... diye düşünürken de çıkıvermiş dudaklarımdan bu sözler. Eşim heyecanla sordu 'Kayseri mantısı küçük müdür büyük mü' diye, 'küçücüktür dedim, işte böyle' oğlumun burnunu tutarken... 'annneee diye ağladı oğlum göğsüme konulduğunda'... ve sonrasında...pek çok kişi şahittir buna...

Ezgi'nin Gülüğü’nün 'dünya inan ki bildiğin gibi değil çocuk' şarkısında doğdu oğlum...

Uzun bir yol vardı nehir boyunca
Derin yamaçlardan dağlara doğru
Bir çocuk bulutlara çıkardı
Gördüğü düşün kanadıyla
Saçlarında bir yaz yağmuruydu
Ellerinde nergis kokusu

Dünya inan ki bildiğin gibi değil çocuk
Bir dümensiz sancak,
Belki oyuncak bir kayık,
Leyla sensin, sevdiğin hayal değil çocuk
Eski bir sevdadır akıntıya karşı yolculuk


Geceydi, ay vardı
Bütün hayatımız uzak bir yıldızdan düşmüş gibiydi
Ellerimde bir gençlik şarkısıyla aradım eski hayalleri
Vakitsiz gelip giden trenlerde sevgili arkadaş yüzleri…


Uzun mücadelelerden sonra 'ama artık bebeği almamız lazım' dedi hemşire... ve aldı oğlumu kucağımdan. Eşimle anlaşmıştık öncesinde bebeğin peşinden gidecekti, benim dikilme seansımda yanımda olmasının hiçbir anlamı yoktu bence, ama o öncesinde muhtemelen sonradan başı ağrımasın diye onayımı almıştı yine de... Bebeğin sağlıkla doğumu ile daha da rahatlayan doktorlarımız da güle oynaya karnımı yıkayıp, bağırsaklarımı yerine yayıp dikme işlemine başladılar. ‘İstanbul’ adlı şarkı çalıyordu Ezgi'nin Günlüğü'nde... Pek bir zor alıştığım, Cenevre günlerimin özlemi ile dinlediğim ‘İstanbul, İstanbul... Neden sana geldim?... İstanbul, İstanbul, geldim de ne buldum?’ şarkısını dinlerken bu sefer bu şarkı benim için çok farklı şeyler ifade ediyordu... ‘İstanbul, İstanbul.... iyi ki sana geldim.... geldim de Oğuz'u buldum...’