13 Ekim 2014 Pazartesi

Fair futbol mu, ‘atak’ futbol mu?.. İsviçre usulü mü, Türk usulü mü?.. Kasım 2014 Baby&You


Yaz tatilinde İsviçre’de Oğuz’u bir mini futbol kampına yazdırdık. ‘Özgüven ve Futbol’ yazımızı okuyanlar hatırlar;  oğlan çocuğunun hayatında futbolun önemini fark  edeli, bu konuya eğildik. Inter Soccer’ın mini futbol kampından notlar...


Günümüz, uzun uzun ‘fair futbol’ ve ‘kabul edilemez futbolcu davranışları’ konuşması ile başlıyor kampta. Mesajlar gayet net. Hiçbir gün atlanmıyor.

Önce topla tanışıyorlar. Topa hakim olmayı, topu yönetmeyi öğreniyorlar.

Sağ ayak topun üstünde, sol ayak topun üstünde, sağ dirsek topta, sol kulak topta, kafa topta, popo topta, karın topta...  Elene elene her oyunda bir şampiyon oluyor tabi ki. Şampiyon alkışlanıyor.

Koçun düdüğü ile herkes topunu sürmeye başlıyor. Komuta göre hızlanılıyor, yavaşlanıyor, kukaların arasından toplar geçiriliyor... Düdük çalınca az sayıdaki kukalardan birinin yanında top ayağının altında beklemek gerekiyor. Kukasız kalanlar top ellerinde, eller havada, bacaklar açık, donuyorlar. Minik futbolculardan biri topunu donan arkadaşının bacaklarının arasından geçirirse onu kurtarmış oluyor ve donan futbolcu oyuna yeniden katılıyor...

Sonra iki takıma ayrılıp, teke tek mücadeleler başlıyor. Minik futbolcular, numaraları söylenince orta sahadaki topa koşup mücadelelerini sergiliyorlar. Numaralarını unutan oluyor elbette. Ama takım arkadaşları birbirine destek olmak için işte orada.

İkinci aşamada her takımdan ikişer futbolcu, orta sahadaki topa doğru koşuyor. Paslaşmayı unutup, umursamayıp ‘tek kişilik şov’ yapanlara ‘paslaşın’ uyarısı geliyor.  ‘Paslaşmadan topu aldım, gittim karşı kaleye golümü çaktım.’ mutluluğunu yaşayamıyor paslaşmayı unutan çocuk. Koç, her daim amaçları ve kuralları hatırlatıyor. Kısa, net.

Molada topla oynamak yasak. Herkes oturup, evden getirdiği yiyeceği yemeli. Her yerde olduğu gibi burada da bu kurallara uymak istemeyen çocuklar oluyor. Fark, kuralın esnetilmesine izin verilmiyor.  ‘Kuralı koydum, ama takip etmedim.’ diye bir şey yok.

Dersin son yarım saati, 15’er dakikalık iki devreden oluşan futbol maçı... Devre arası 2 dakikalık dinlenme ve su molası. Herkes su içmek zorunda. ‘Susarsanız, canınız isterse su için.’ diye bir seçenek yok.


Şampiyon olmak ya da olmamak!..

Topa hakim olma oyunlarında şampiyon olamayıp çıkanlardan kiminin umru değil, kenardan oyunu takip ediyor; kimi kızgın ama öfkesini bir şekilde yönetiyor. Oğuz’un ise dudaklar titriyor, gözler doluyor, çaktırmadan eliyle anneyi çağırıyor. Şampiyon olamadı. Oysa 15 çocuk içinden son dörde kaldı; ama yeterli bulmuyor. Anne, ‘Oyunda kal.’ işareti yapıp hemen oradan uzaklaşıyor. Benjamin’in dedesinden bu davranışından dolayı takdir topluyor.

Gol atmak, gola engel olmak...

Maçta, Oğuz takımının gol yemesini engelliyor. Takım arkadaşları, ‘Oguz, Oguz...’ diye tezahürat yapıyor, Oğuz gururlu. ‘...Ama yine de gol atamadım!’ diyor. Oğuz’a gol atmak kadar, gol yemeği engellemenin de önemini anlatıyoruz maçın sonunda. Çünkü Oğuz, çok iyi yapabildiği pek çok güzel şeyi sıradan görür, yapamadığı bir şey olduğu zaman ise her daim fazlası ile farkındadır. ‘Farkındalık’ başka bir yazımızın konusu.

Dominique... Dominique ismi, kampta herkesin en çok duyduğu isim. Dominique de yenilmeyi, şampiyon olamamayı sevmiyor, diğer tüm çocuklar gibi aslında. Dominique, kaybedip kenara geçerken ortalığa tekmeler savuruyor. Söyleniyor. Annesi hemen kenardan yanaşıp, sırtını sıvazlıyor. ‘Çok iyiydin.’ diyor. Dominique, mola zamanlarında hep top ile oynuyor, devamlı koçtan uyarı alıyor ve oturtuluyor. Dominique maçta ya da ikili mücadelelerde iyi oynamadığını düşündüğü arkadaşları ile dalga geçiyor, arkadaşlarını itiyor...

Koç çocuğun göz hizasına iniyor. ‘Ne yaptığını gördüm. Hemen arkadaşından özür dile.’ diyor. Son derece kararlı bir sesle, bağırmadan, laga luga yapıp lafı uzatmadan. ‘Yaptım, yapmadım, dedim, demedim.’ yok.  (Bu arada koçumuz, 20’li yaşlarının başında bir üniversite öğrencisi...)

Dominique çok ama çok iyi bir futbolcu. Ama Dominique maçtan atılıyor, oyunlarda kenarda bekleme cezası alıyor. 5 dakika, 10 dakika değil saatlerce kenarda bekliyor. Ertesi gün Dominique yine kenardan izliyor. ‘Kampın parasını verdim, çocuğumu oynatacaksın.’ diye bir şey yok. Dominique’in annesi bile bunu biliyor. Dominique, öğrenmiş oluyor ki kurallar herkes için var ve oynamak istiyor ise kurallara uyacak.
 

İstanbul’umuza dönüyoruz. Bakıyoruz ki burada kurallar farklı: Kuralları kendi işine gelirse uygulayacaksın. En çok kimin sesi çıkarsa onun golü sayılır. Topu ayağında en çok kim tutarsa, en çok şutu kim atarsa, en yüksek kimin sesi çıkarsa o çok güvenli, çok iyi bir futbolcudur.

 
Minik Oğuz doğunca ne değişti? Her şey + 2005 yılı Türkiye-İsviçre maçını hatırlıyorum.  Türkiye’de futbolun kuralları farklı. Anne bile bunu artık kabul ediyor.

26 Eylül 2014 Cuma

Okullar Açılırken...


 



‘90 günlük tatil...’ diye pek bir bekledi Oğuz. Okulda, ek aktivitelerde yeteri kadar yorulmuştu. Ne yalan söylemeli annenin tatilin başında biraz gözü korkttu, ama şimdi önümüzde yeni bir dönem olan ‘ilkokul’ için geri sayım başlayalı anne de üzülür oldu Oğuz’un tatili bitiyor diye....

Dün akşam İsviçre’de yaşayan arkadaşlarımızla orada okulların ne kadar rekabetten uzak ve rahat bir yaklaşım izlediklerini konuşuyorduk. Kendi zamanımızdan, oradan buradan derken anne de kendi çocukluğuna döndü....

Oğuz’un annesi eğitim sistemi konusunda sık sık hayıflanır...  Zira kendisi de pek çekmiştir eğitim sisteminden.

Oğuz’un annesi, ilkokulu İzmit’te okudu. Zira çocuk eğitimi büyük şehirde daha iyi olur anlayışı ile sayfiye yeri sayılan Tütünçiftlik’ten İzmit’e taşındı ailesi. Tütünçiftlik’teki gibi kocaman yemyeşil bir bahçesi olmayan, hap kadar betondan bir toplanma alanı olan, ama İzmit’in en iyi ilkokuluna (!) başladı, 3. sınıfta. Yıllar sonra üzülerek gördü ki Tütünçiftlik’te de o yemyeşil bahçelerden eser kalmamış, her taraf taş yığını olmuştu.

O zamanlar yaşıtlarımdan uzundum. ‘Uzun iseniz mutlaka basketbol oynamalısınız.’ gibi bir inanış vardı, o zamanlarda da. Beden eğitimi öğretmenimiz çok tatlı bir adamdı. Adını unuttum. Beni de haftasonu yapılacak basketbol takımı seçmelerine çağırmıştı. Hayatımda elime hiç basket topu almamıştım, çok heyecanlandım ve çok sevindim. Derken haftasonu geldi çattı. Öğretmenimizin gösterdiği şekilde topu sürmeye çalıştık, potadaki delikten geçirmeye çalıştık.  Sonra seçim zamanı geldi. Bir grup çocuk dizildik. Beden eğitimi öğretmenimiz ‘Sen gel, sen gel...’ diye seçimine başladı ve beni de seçti. Hayatımın en gururlu, en mutlu, en kısacık anlarından biri idi. Karşıya onun yanına geçerken; okul müdürü ‘Kalsın. Ben onu beğenmedim.’ dedi. Günler ve gecelerce ve şimdi anlıyorum ki yıllarca farkında olarak veya olmayarak bu anı düşündüm ve bir şekilde hep taşıdım. Yıllar sonra ortaokulda okul basket takımına girdim. En yakın arkadaşlarımla... Yedek kulübesinde, bazen birkaç dakika oyunun içinde... Çok da eğlendim. Dünyanın en matrak beden öğretmeni idi koçumuz, hatta arkadaşımızdı. Adını unuttum. Ama ilkokul müdürümün adını, soyadını hiç unutmadım.

Bu çok gözde ilkokulumuzda, çok iddialı bir sınıf öğretmenimiz vardı... Öğretmenin ve okulun şöyle bir anlayışı vardı: Resim, müzik, beden eğitimi gibi ders saatlerinde sınıfın başarılı, zeki adledilen çocukları (ki malesef bunlardan biri de ben idim) ayrılır; okulun bu medarı iftiarı çocuklarının kıymetli zamanı şarkı ile, boyama ile, spor ile boş yere harcanmazdı. Pek iddialı öğretmenimizin verdiği ek testler çözülürdü. Bu küçük grupta olmak bir ayrıcalıktı... Başarı, Anadolu Lisesi sınavlarında alınacak sonuç olarak tanımlanmıştı bir kez... Patates baskı yapmak veya şarkı söylemek vakit kaybı idi. Gerçi beden eğitiminde ters ve hatta düz takla atmaktan kaytarmak ve kafadan 5 almayı (yani pekiyi) garantilemiş olmaktan dolayı memnundu Oğuz’un annesi. Doğru olan buydu sanki. Yoksa koskoca öğretmenimiz böyle yapmazdı sanki...

Annenin ilkokul anıları pek coşkulu olmayınca akşamki balkon sohbetimizde ilkokul kaygısı hissedilir oldu. ‘Bir dönem kapanıyor’un ağırlığı çöktü.

Bu yeni döneme nasıl hazırlandık 90 günlük tatilde derseniz...

Yaz okuluna gitmedik. ‘Home school with Miss Ebru.’ dedi Oğuz. Ebru Öğretmen ile evde eğitim yaptık... Yazlıkta bahçede solucan kazısı yapıp, anneanneyi solucanla korkuttuk. Dede ile bahçe işleri yapıp, tavla oynadık. Scrabble  (kelime oyunu) oynadık.

Bol bol yüzdük.

Fasülye, barbunya ayıkladık, babamıza çiğ börek yaptık... Mutfağı bol bol pislettik.

Her zamanki gibi her gün düzenli kitap okuduk. Bir tek istisna bile yapmadık.

Az da olsa okuma-yazma çalışması yapıp, bol çıkartma rüşveti verdik.

Pazar, market alışverişini hep beraber yaptık. Yazlıkta pazarda, kavunu görünce ‘Bu pineapple (ananas) mı?’ dedi Oğuz. Böylece daha çok semt pazarı, daha az Macro alışverişi yapmaya karar verdik.  

İstanbul’da olduğumuz sürede bol bol arkadaş toplantısı yaptık. Zorlu Center’dan her seferinde ‘çocuklu ailenin kabusu’ sloganı ile ayrıldık.

Yazın bomba planı olarak İsviçre’de yaşayan arkadaşlarımızla evleri yaklaşık bir aylığına değiştirdik. Onlar İstanbul’un pişiren yazının keyfini çıkartırken biz de İsviçre’nin serin ve hatta kimi zaman dondurucu havasının tadını çıkarttık.

Bir hafta Intersoccer’ın minikler için futbol kampına katıldık.  (Bu başlı başına bir yazı konusu önümüzdeki dönemde.)

Dağda, köyde, şehirde devlet okullarının herkese açık birbirinden güzel parklarında oynadık. Macera parkı nasıl olur anladık.

Buz gibi göllerde, kuğularla, ördeklerle yüzdük.  Yine de İstanbul’umuzu pek özleyerek, evimize döndük.

Minik Oğuz doğunca ne değişti? Her şey + Anne, park tasarım uzmanı oldu.

Lütfen sevgili belediyeler, madem kendiniz araştırmıyorsunuz, bir bilene danışın. (ki Beşiktaş Belediyesi’ne bizzat içler acısı parkların halini konuşmak için sorumlu bir vatandaş olarak gitmişliğim de var. Ama sonuç yok.)

İyi ki doğdun, iyi ki doğdun, iyi ki varsın...


İyi ki doğdun, iyi ki doğdun, iyi ki varsın...

Doğum günün kutlu olsun... İyi ki varsın...

                                                                                                                              Can Bonomo

Oğuz, doğum gününün gelmesini hiç istemiyordu... Doğum günü gelince 90 günlük tatil bitmiş olacak ve ilkokula başlayacak biliyordu... Büyüyecekti... Ve de bulardan hiç birinin olmasını istemiyor; hep tatil olsun, her şey aynı kalsın, o hep küçük olsun ve babası da hep 40 yaşında kalsın istiyordu.

Gel zaman git zaman tatilin sonuna doğru bu korkular uçtu gitti sanki... Okulu, arkadaşlarını özledi. İlk defa arkadaşları ile doğumgünü kutlamak istedi. Amma velakin, ‘Evimde istiyorum, animitör falan istemiyorum, çok  ses istemiyorum...’ gibi istekleri oldu. Başka doğum günlerinde; animatörlerin, oyun tam eğlenceli iken oyunu bitirten ya da zorla sevmediği bir şeyi oynatmaya çalışan, Oğuz kaçtıkça ‘Ama sen neden konuşmuyorsun?...’ diye onu bunaltan bir görevi olduğu izlenimi edinmişti.

Futbolcu davetiyesini seçti, zarflarına koydu. Angry Bird pastasını, balonlarını ve tüm doğum günü malzemelerini kendi seçti. (Ortaya karışık misali; Mickey, Ninja Turtles, Sünger Bob, Uçaklar, Örümcek Adam konsepti yaptı.)

Son güne kadar her gün anneyi kontrol etmeyi de ihmal etmedi: ‘Anne, her şey hazır mı?’ ‘Anne, arkadaşlarım için istediğim yiyecekleri aldın  mı?’ ‘Oyun malzemelerini aldın mı?..’ Zira arkadaşları ile oynamayı planladığı binbir çeşit oyun planladı en ince ayrıntısına kadar.

Ev kalabalık bir doğumgünü için çok ideal çözüm gözükmeyince apartmanımızın altındaki çocuk odasını, boş sosyal tesisi ve bahçeyi kullanalım dedik. Akla ziyan tüm malzemeleri taşıyarak kendi doğum günü mekanımızı hazırladık. Fotoğrafçı, DJ 12 yaşındaki kuzen; kameraman dede ve teyze...

Animatör başkanı baba; yardımcı animatörler kuzen, anneanne, dede ve anne olunca...

Bir baba bir doğum günü için ancak bu kadar heyecanlanır. Davetli sayısı fazla, çocukların tüm eğlencesi kendisinin omuzları üzerinde olunca heyecanlanır elbet. Oyunların listesi yapıldı, provalar yapıldı. Bizi tanıyanlar bilir; sazlı sözlü, danslı müzikli bir aileyiz. Camdan seyreden komşular bilir ki her akşam Oğuz, Alper ikilisi şarkı, türkü söyler; çılgınlar gibi dans eder. Bu bağlamda müzik ve dans ile toparlayalım çocukları en başta dedik. Sonrasında Limbo, hulahup, tünel eşliğinde aktiviteler, çuval yarışı vs... neler neler vardı o listede...

Oyun odası, park, bahçe derken çocukları bir arada toplamak zor. Gani gani oyuncak, kostüm vs... Hepsinin sırası var. Ama çocukların sırayı beklemesi imkansız... Müzik, dans çok güzel; ama bütün çocukları bir araya toplayamıyor. Bu anda dedenin yazlıktan gelirken demirciden aldığı ‘halat’ hayat kurtarıyor. Eller kızarana kadar ve hatta kızardıktan sonra bile tüm ekip halat çekiyor. Arada bir kızaran ellere buz geliyor; ama çocuklar halat çekmeye devam etmek istiyor.

Bir anne ‘Bir doğum gününde üç kuşak halat çekildiğini ilk defa gördüm valla...’ diyor. Baba annelerin övgülerinden pek bir mutlu, Oğuz babası ile pek bir gururlu...

Ve doğum günlerinin olmazsa olmazı Piñata...

Nedir bu Piñata aşkı anlamadım gitti. Partiye geldiği anda Piñata olup olmadığını soran çocuklar bile oldu. ‘Angry Bird’ler malesef şu an anlaşılan ‘in’ olmadığı için Allah’tan önceden davranıp sipariş ile Sarı Angry Bird Piñatası getirtildi.

Oğuz şu ana kadar gittiği her doğum gününde istisnasız Piñata seremonisinden gözü yaşlı çıkmıştır; çünkü Piñata’yı en son doğum günü çocuğu patlatır. Bu sefer defalarca sordu. ‘Ben doğum günü çocuğu olduğum için ben patlatacağım değil mi?’ ‘Ama ya arkadaşlarımdan biri patlatırsa?..’

Baba anneyi uyardı. Piñata uzmanı sensin, sen organize et diye. Çocukların kontrolden çıkmaya başladığı nokta yaklaşırken ‘Haydi Piñata...’ dedik. Bahçede sağlam bir ağaç dalına astık. 25 çocuğa o Piñata nasıl dayanır? Dayanmamaya başlarken sopayı yeniden Oğuz’a verdik ve Oğuz muradına erdi, Piñata’yı patlattı. Ağacın gövdesinin dibine düşen Mini Twix, Snickers ve M&M’s’ler, lolipoplar... 25 çocuk ağacın dibine öğle bir atlıyor ki. Üst üste... Oğuz ve Mete en altta. 4 kat çocuk kaldırdım üstlerinden. Oğuz öyle bir ağlıyor ki, zannettim bir yeri kırıldı. ‘M&M’s alamadım.’ diye ağlıyormuş. Bir yandan da dehşetle çikolataları toplamaya devam ediyor. İki dakika sona hiç kimsenin umrunda değil ne topladığı; ama o an var olma amacı sanki Piñata...

Can Bonomo’nun o güzel şarkısı ile üfledik mumlarımızı... Ve her pastada olduğu gibi çatal, bıçak, servis falan beklemeden tüm yüzümüz pastanın içinde ilk lokmamıza daldık... Anneler ne düşündü bilmem ama çocuklar pek bir güldü... 

Geriye ne kaldı derseniz? Oğuz’un gözünde daha da kahramanlaşan, Oğuz’un mutluluğu ve annelerin övgüleri ile gururlu bir baba...

Oğluma... ‘Elbet unutacaksın bu muhteşem günü bir gün... Daha ne güzel günleri çooktan unutmuş olduğun gibi. Ama umarım bu günün duygusu ve coşkusu kalsın geriye sende...’


Minik Oğuz doğunca ne değişti? Her şey + Usta bir doğum günü organizatörü oldum.

5 Haziran 2014 Perşembe

Özgüven Devrimi... Confidency Revolution...


Özgüvenli insan yetiştiren bir toplum muyuz acaba? Ve... her şeyden önemlisi özgüveni nasıl tanımlıyoruz acaba?..

 İçinde ‘özgüven’ konusu geçen yazıları taradım. Çocuk eğitimi-gelişimi yazılarının dışında, büyüklerin önemli hayatlarından, memleket, dünya  meselelerinden bahseden yazıları. İki konu dikkatimi çekti. İlki genel olarak özgüvenin tanımında anlaşamadığımız:  ‘Özgüveni’ ‘ötekine  göre, başkasına karşı ...’ diye gördüğümüzü fark ettim. İkincisi de ülkemizde bir ‘özgüven devrimi’ yaşanıyormuş. Fark edememiş olduğumu fark ettim.

Koca koca yazarları, politikacıları kendi hallerine bırakalım, bizim konumuz olan sevgili çocuklarımıza bakalım... Dışarıda vahşi bir ‘güven’ patlaması var, nasıl korunalım?

Özgüven ne demek (değil)?..

§  Karşısındaki insandan daha güçlü olduğunu düşünmek, değil.

§  Karşısındakine (daha) zayıf, (daha) başarısız olduğunu hissettirmek değil.

§  Karşısındakini fırsatı yakaladığında ezebilmek değil.

§  Arkadaşının başarısızlığından mutlu olmak değil.

§  Kendini dev aynasında görmek değil.

§  Kalabalık bir gruptaki en yırtık kişi olmak; en çok, en etkili, en yüksek sesle konuşan olmak değil.

§  Kasıla kasıla yürümek; en havalı olmak veya olmaya çalışmak değil.

§  Büyük, küçük, güçlü, güçsüz herkese kafa tutabilmek değil.

§  Saygısızlığı, hak ihlalini normalleştirmek yolunda azimli olmak değil.

§  Her şeyi öncelikle kendi hakkı olarak görmek değil. (Bu hak; oyuncak olur, salıncak sırası olur, trafik kuralı olur, kamu malı olur...)

Geçenlerde Oğuz ile parktaydık...

3 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir oğlan çocuğu, bakıcısı ile geldi parka. Bakıcının çantasından bir makinalı tüfek çıktı. Çocuğun eline tutuşturuldu. Çocuk herkesi tarıyor. Oğuz, bisikletini kenara koydu. Yere çöktü, taşlar ile oynuyor. Oğuz’un yanına geldi; Oğuz’un elindeki taşları almaya çalışıyor. Oğuz’un hiç bir zaman paylaşmama problemi olmadı. Aksine elindekine sahip olma, elinden zorla bir şey aldırmama konusundaki çalışmalarımız son sürat devam ediyor. Oğuz yardım ister gibi bana bakıyor, bir yandan da avcunu sımsıkı kapıyor. Çocuk bütün gücü ile Oğuz’un avcunu açmaya çalışıyor.

-          ‘Ver taşları bana!’

Anlaşılan çalışmalarımızda kat etmemiz gereken daha çok uzun bir yol var ki Oğuz, ‘Hayır, ben oynuyorum. Elimden alamazsın.’ vb sözler söylemiyor. Oğlan, Oğuz’un yarısı. Oğlan, Oğuz’u paralayacak! İki adım ötede bakıcı, sessiz sakin, serin havanın tadını çıkartıyor. Artık oğlumun yardım isteyen maviş gözlerine dayanamayıp çömeliyorum yanlarına.

-          ‘Ama arkadaşının elinden zorla bir şey almamalısın.’

-          ‘İstiyorum, versin!’

-          ‘Oynamak istiyorsan, ‘Beraber oynayalım mı?’ diye sorabilirsin.’

-          ‘Beraber istemiyorum. Ver taşı.’

-          ‘...Bak ama senin gibi tatlı bir çocuğa hiç yakışmıyor...’

Baktım, tatlı dil işe yaramıyor, bakıcının kayıtsızlığı kanımı kurutuyor ve itiraf edeyim ki, o güzel yüz o kadar da tatlı gelmemeye başlıyor... Net ve sakin bir şekilde;

-          ‘Hayır, böyle davranamazsın!’ diyorum. ‘İstersen sen de kendi taşını bul...’

Çocuk Oğuz’u paralayacak. ‘Hayır vuramazsın!’ 3 yaşındaki çocuğun karşısında çaresiz kalıyorum. Bakıcı iki metre ötede, hala serin havanın tadını çıkartıyor.

Çocuk bana öfke dolu gözlerle bakıyor. Yerden otomatik tüfeğini alıp beni tarıyor.

-          ‘Sen öldün.’ diyor.

-          ‘Hayır, ölmedim.’ diyorum.

-          ‘Sen öldün, bisiklet de benim.’ diyor ve bisiklete doğru yürüyor.

-          ‘Hayır, bisikleti alamazsın.’ diyorum.

-          ‘Alırım.’ diyor.

Sakin (?) kararlılığımı fark edip uzaklaşıyor bizden ve gidip kaydırağın dibindeki kızlardan birinin kafasına bir tane indiriyor. Bana bir tane indirmekti isteği fark ediyorum; ama gücü yetmeyince ‘gücü yetene’ seçeneğini kullandı. Böyle bir seçeneği olduğunu hiç öğrenmemiş olmalıydı. Kızın anneannesi fırlıyor yandan. Bakıcı bir zahmet kımıldanıyor...

-          ‘Vurmadı, vurmadı, sevdi.’  (!!!!)

Anneanne kızı alıp uzaklaşıyor. Oğuz’a içimden de olsa kızamıyorum; kendisinin yarısı bir çocuğa karşı kendini koruyamadığı için. Benim kanım dondu, bu güzel yüzlü, minik çocuk karşısında. Elbet bu güzel yüzle doğdu; ama bu davranışlar ile doğmadı. Bu davranışı bir yerlerde gördü, öğrendi, kim bilir belki takdir gördü.

Bakıcının yerine parkta annesi ya da babası olsaydı çocuğun ne derlerdi acaba?

‘Oğlum, ne kadar güçlü. İki katı çocuğun elinden kaptı taşları. Kadın ne diyeceğini şaşırdı. Sen de oğluna taşına sahip çıkmayı öğreteydin?’ mi derdi acaba... Yoksa özür dileyip, özür diletip doğrunun ne olduğunu mu gösterirlerdi oğullarına. Sanırım hayal kuruyorum. Zaten bu çocuk, ikinci senaryoda bu şekilde davranmayı hiç öğrenmemiş olurdu. Muhtemelen de öyle olsaydı, parka otomatik tüfek ile gelmez idi; çünkü böyle bir oyuncak ona hiç alınmamış olurdu.

Arkadaşlara anlattım ‘Vaaay, çocuktaki özgüvene bak!’ dediler... Güzel memleketimdeki ‘özgüven devrimi’ bu olsa gerek. 

...Oysa özgüvenin tanımında ‘karşısındakine göre, başkasına karşı’ diye bir şey yok. Özün, kendin; ne hissediyorsun kendinle ilgili? Yalnızken, etkilemen gereken insanlar yokken, gece yatağına yattığın zaman, aynaya tek başına baktığın zaman...


Minik Oğuz doğunca ne değişti? Her şey + Çocukların ne kadar zor bir dünyası olduğunu anladım (ya da hatırladım...)

Özgüven ve Yıl Sonu Gösterileri... Confidency and Year End Shows...


Koca bir okul yılını geride bırakıyoruz. Geçen hafta okulumuzda yıl sonu gösterisi vardı. Çocuklarımız iki aydır bu güne hazırlanıyorlar. Oğuz bilimadamı ve uzay korsanı. Uzayı merak ediyor, uzaydaki farklı yaşamları araştırıyor, korsanlara karşı uzay maymunlarının imdadına koşuyorlar...

Okul müdürü, gösterinin başında 5 yaş grubu çocuklar ile böyle bir gösteriyi sahneye hazırlama aşamasını, harcanan emeği ve duyulan keyfi anlattı. Konuşması için hazırlık yaparken internette karşılaştığı ilginç bir konuyu paylaştı bizlerle. Amerika’da prestijli bir anaokulunun web sitesinde; ‘...Artık yıl sonu gösterileri yapmıyoruz...’ diye yazmışlar. ‘...Çünkü bu gösteriler için yapılan hazırlıklar çocukların aktivite zamanlarından, okuma-yazma çalışmalarından çalıyor ve onların uzun vadede geri kalmasına neden oluyor...’ diye açıklamışlar.

Bizde de benzer düşüncede okullar var, malesef. Kaliteli bir gösterinin arkasında öğretmeninden öğrencisine kadar çok ciddi bir emek var. Ortaya konulan bu emeğin, harcanan vaktin bu yaş grubunda sonuca yansımayacağına inanan; daha doğrusu kendisi böyle bir gösteriyi ortaya koyma yeteneğinde ve isteğinde olmayan okullar var, ne yazık ki.

Oysa bütün bir sınıf olarak, farklı farklı öğretmenler ile yapılan bu geniş ekip çalışması, tüm hazırlık aşamaları; okuma-yazma, kesme-biçme... çalışmalarından çok daha önemli kazanımlar sağlayacaktır. Koca bir salonun önüne çıkmak, sahnede nerede duracağını bilmek, sözlerini, hareketlerini ezberlemek, oyunun akışını takip etmek... Bir projeye başlamak, süreci yaşamak ve sonuca ulaşmak... Pek çok yetişkin için bile oldukça zor ve hatta ürkütücü olsa gerek. Bunu yapanlar 5 yaş grubu çocuklar... (3 yaş ve 4 yaş grupları da kendi gösterilerini yaptılar bu arada.)

En güzel kazanım ise böyle bir çalışmayı, keyif alarak yapmak ve sonlandırmak!

Bir de zıt kutupta bunu çocuklara büyük bir baskı ve gerginlikle dayatan, başarılı olma ya da olmama kriteri ile lanse eden okullar var malesef. Başarıyı süreçte değil, tek bir kriterde, yani sahnede harfi harfine cümlelerini söyleyebilmek olarak gören okullar var. Ne yazık ki  bu gerginliği sahne arkasında çocuklara da yansıtıyorlar.

Geçen yılki gösterimizde Oğuz beni bırakmamış, öğretmenlerimiz de sahne arkasında kalmama izin vermişlerdi. Bütün hazırlığı görme ve hatta yardımcı olma keyfini yaşamıştım. Bu yıl, seyircilerin arasında yerimi aldım. Sonrasında ‘Sahne arkasında beklerken ne yaptınız?’ dedim Oğuz’a... Kostümlerini giydiklerini, yelpaze ve uçak yaptıklarını söyledi. ‘Oyun oynadık.’ dedi.


Oğuz’un ilk piyano resitali...

Çocuklarımızda özgüveni, doğru ve sağlam bir şekilde geliştirmenin en güzel yolu onları yetenekleri doğrultusunda spor ve sanat aktivitelerine yönlendirmek. Sayfamızı takip edenler bilir; Oğuz bu yıl okulunda piyano dersleri almaya başladı.

Öğretmenimizin de sevecenliği ve ortak disiplin anlayışımız ile düzenli olarak haftada iki gün piyanoya devam ettik. Konu yıl sonu konserine gelince ‘Anaokulu öğrencilerimizi kendileri ister ise konsere çıkartıyoruz; ama istemezler ise kesinlikle zorlamıyoruz. Önemli olan piyanoyu sevmeleri ve devam etmeleri.’ dediler.

Oğuz’un annesini dört yıldır bu sayfalardan tanımış olanların tahmin edebileceği üzere konsere çıkmamak bizim için bir seçenek değil, ancak kaçırılan bir fırsat olurdu.

Bize düşen Oğuz’u konsere çıkmayı isteme konusunda ‘motive’ etmek oldu. Arada bir, zayıf bir sesle de olsa ‘İstemiyorum.’ dedi. Duyduk, anladık. Ama ‘Bir canı isterse, bir canı istemez ise’ yapmadık. Sticker ile, övgü ile, Daninolu içecek ile ödüllendirerek devam ettik piyano eğitimine.

Konser parçasını Oğuz kendi seçti; Old McDonald Had a Farm. Uzun uzun haftalarca (arada değişiklik adına başka parçalara geçsek de) hep ama hep bu parçaya hazırlandık.

Konser günü yaklaştı. Oğuz öğretmeni ile beraber çıkmak istedi sahneye. ‘İstersen öğretmenin ile çıkabilirsin sahneye ve hatta istersen öğretmenin ile çalabilirsin parçanı. Sen çok iyi hazırlandın. İstersen kendi başına da hepsini yapabilirsin.’ dedik. Gayet ‘cool’ bir şekilde ‘Eğer istersem...’ dedi. Seçim yapabilme hakkı olduğunu öğrendi ve seçim yapabilme rahatlığını yaşadı.

Büyük günden bir gün önce zaten piyano konser provalarını yapmışlardı. Son birkaç dersini de  sahnedeki ‘büyüüüük’ piyanoda yaptırmıştı zaten öğretmeni. Dolayısıyla hiç bir çocuk için ilk defa gördükleri, ne yapılacağını heyecanla bekledikleri bir ortam değil.

Konser günü yarım saat önce çocukları kapıda öğretmenlerine teslim ettik; salonda en öndeki yerimizi aldık, daha doğrusu heyecanla kaptık. Oğuz sonlarda çıktı sahneye, elinde notaları... Tek başına piyanosunun başına gitti; oturdu. Şöyle bir çapkın çapkın bize baktı. Hatasız parçasını çaldı. Kalktı, o komik selamını verdi. Salonda alkış koptu ve notalarını piyanonun üzerinde unutarak sahne arkasına pek bir hızlı adımlarla geri döndü. Babası Oğuz’a üzerinde ‘En iyi piyanist ödülü’ yazdığımız mini kupasını verdi.

O gün bugündür Oğuz evde de sık sık piyano çalmak istiyor. Bizi kanepeye diziyor. ‘Tıpkı konserdeki gibi yapacağım.’ diyor. Selamını veriyor, konser parçasını ve ardından da ‘şimdi kendi bestelerim’ diyerek çılgınlar gibi kendi bestelerini çalıyor.

Bir grup minik, katılmadı konsere. Onların öğretmeni, ‘Bu yaş grubunda konser baskısını yaşayıp, yapamazlar ise piyanodan soğumalarını istemiyorum.’ demiş ailelere. Çocuklarımıza baskı yaşatmamak konusunda hem fikirim. Ama biz onlara inanmazsak, onlar da kendilerine inanamaz. Bir konserde ya da bir gösteride başarı; notalarını hatasız çalmak, sözlerini, hareketlerini hatasız sergilemek değil sadece. Önemli olan ve hayat boyu kalacak olan; hata yapsa bile süreçten keyif almak, o küçücük ayakları ile o sahneye çıkabilme cesaretini gösterebilmektir. Bizlere düşen ise miniklerimize destek olmak ve onlara özgüvenlerinin gelişebileceği bir ortam hazırlayabilmek. (...ve bu da çook emek ister...)

Minik Oğuz doğunca ne değişti? Her şey + Çocukların ne kadar zor bir dünyası olduğunu anladım.  (ya da hatırladım...)

2 Haziran 2014 Pazartesi

Hayata Renk Ver Derneği... Baby & You Şubat 2014


‘...çünkü çocuklar kanser ile kendileri savaşamazlar!’

Hayata Renk Ver Derneği, bir avuç gönüllü tarafından Mart 2013 tarihinde kuruldu. Bir yıldan az bir süre içinde sosyal medyada binlerce takipçisi, ödüllü projeleri, Çapa Tıp Fakültesi Çocuk Servisi’nde düzenli etkinlik programları ve aynı servisteki Hematoloji Bölümü’nü yenilemeleri ile geniş bir etki alanları oldu.  Amaçları, başta kanser hastası çocuklar olmak üzere uzun süreli tedavi gören tüm çocuklara psiko-sosyal destek sağlamak ve toplumda bu konuda farkındalık yaratmak için projeler üretip hayata geçirmek.

Başlangıç noktaları kemoterapi tedavisi gören çocuklara renkli, desenli (ve tabi ki sağlıklı) maskeler üretilmesine öncü olmaktı. Ülkemizde bu maskeler genellikle yeşil ya da beyaz. Malesef hasta çocuklar; adeta hastalık, hastane kokan bu tıbbi maskeleri takmak, bu maskeler ile dışarı çıkmak istemiyorlar.

Derneğin projelerine ışık tutması için yapılan anket çalışmalarının sonuçları çok vahim. Toplumumuz malesef bu konuda da çok bilinçsiz.

Renkli Umutlar Projesi

Oyun parkında ya da çocuğunuzun sınıfında maske takan bir çocuk olsa ne yaparsınız?

Kemoterapi ve getirdikleri konusunda bilinçsiz olan şanslı çoğunluk, ya kayıtsız duruyor ya da bir çocuk maske takıyorsa ondan uzak durmayı tercih ediyor. Kendi çocuğunu da uzak tutmak istiyor; çünkü bu çocukların hastalık bulaştırabileceğini düşünüyor. Maske takmak zorunda olan çocuklar ise, hasta olmanın ağır yükü ile beraber bir de yalnızlığa sürükleniyor.

Kanser ile mücadele eden çocukların; hem bu korkutucu hastalık, hem de gördükleri ağır tedavi nedeni ile bağışıklık sistemleri çok zayıf. Bu çocukların, kendilerini  bulaşıcı hastalıklardan korumak için maske takmak zorunda olduğunu bilmeyen bir toplumuz ne yazık ki. 

Oğuz, babasından istiyor. ‘Baba, bu küçük arabadan istiyorum. Sarı istiyorum, yeşil, mavi, kırmızı, turuncu, siyah, mor... istiyorum.’ Baba dayanamıyor. Dinazor t-shirtlerinin her cinsinden, her renginden istiyor.

Kemoterapi tedavisi gören çocuklar ise zaten küçük yaşlarında hayatlarının pek çok rengi soluklaşırken hiç olmazsa rengarenk maskeler takmak istiyorlar. Zorunlu oldukları bu sevimsiz nesneye bir nebze olsun renk katmak, belki bu sayede oyun parkında bir nebze ‘cool’ olmak, belki bu sayede kendilerinden kaçmayan arkadaşlar bulmak istiyorlar.

İnstagram’da ilkokul çocuklarından, Erdil Yaşaroğlu’nun tasarımlarına kadar çok geniş bir yelpazede maske tasarımları halen oylanıyor. Seçilen tasarımların üretime geçirilebilmesi için ise maske üreten, sorumluluk sahibi bir firmanın bu üretimi üstlenmesi ve tabi ki sağlığa zararı olmayan boyalar ile bu projeyi hayata geçirmesi gerekiyor. Bu yüzden derneğin, sorumlu ve kar dışında hedefleri olan bir üretici arayışları halen devam ediyor.

Konu toplumun bilinçlendirilmesi, eğitilmesi olunca annelere ve öğretmelere tabi ki çok iş düşüyor. Derneğin gönüllü öğretmenleri aracılığı ve Milli Eğitim Bakanlığı desteği ile ‘çocukluk çağı kanseri konusunda toplumun bilinçlendirilmesi’ için Türkiye’nin dört bir yanındaki okullarda eğitimler planlanıyor. Bu konuda yayınlar hazırlanıyor.

Hayata Renk Ver Derneği Çapa Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bölümü’nü Yeniliyor...

1999 depremi ile hasar gören bölüm o gün bugündür, eskiden depo olarak kullanılan “geçici” yerinde faaliyet gösteriyor. Hastane koşullarının yetersizliğinin üstüne bir de ailelerin maddi imkansızlıkları eklenince içler acısı bir durum ortaya çıkıyor.

Şimdilerde bu bölüm, dernek gönüllüleri ve bağışçıların katkıları ile kansorojen içermeyen özel boyalar ile rengarenk boyanmış, aydınlatmalarından yataklarına kadar çocuk dostu haline getirilmiş durumda. Ayrıca, dernek gönüllüleri tarafından devamlı yeni kitaplarla beslenen sevimli kütüphanesi, her daim çocuklar ve refakat eden anneler için dopdolu.

Bayramlarda ve yılbaşı gibi özel günlerdehediyeleri, pijama, nevresim gibi elzem ve sık sık değiştirilmesi gereken malzeme destekleri ve sıcacık gülümsemeleri ile Hayata Renk Ver Derneği üyeleri orada. ‘...çünkü çocuklar kanser ile kendileri savaşamazlar!’

 

Minik Oğuz doğunca ne değişti? Her şey + Sağlığın her an elden kayıp gidecek bir lütuf olduğunu öğrendim.  Bir lütfa sahip olmak sorumluluk getirir.

Başladığını Bitirmek... Baby & You Mart 2014


Pes etme şansı olduğunu bilse idi pes ederdi belki de benim minik oğlum... Yoruldum diyor bazı bazı, kimi gerçek, kimi oyun... Ama böyle bir annesi olunca, başladığını bitirmek zorunda olmak dışında bir şansı olduğunu hiç bilmedi benim mücadeleci küçük oğlum...

 
Şubat tatilinde kayağa gittik. Anne-baba kayak tutkunu değil. İsviçre’de yaşadığımız dönemde ‘kayak memleketinde ayıp olmasın’ diye bir parça kaymışlığımız var elbet. Dağı, karı, doğayı severiz her daim. Ama ne yalan söylemeli; ‘O taş gibi sert, ağır, insanın kemiklerini ezen kayak ayakkabılarını giy; kaskıydı, çubuğu idi, kayakları idi; taşı et. Tırsa tırsa kay. Sonra bir hafta dizlerin ağrısın, babaannem gibi sızlan dur...’ diye düşünmeden de olmuyor. Her şeye rağmen ‘Madem bu kayak memleketini bu kadar seviyoruz, Oğuz’un buradaki tüm arkadaşları da kayıyor... Öyleyse kaymayı yerinde, doğru düzgün, güvenli bir şekilde öğrenmeli.’ dedik. Oğuz da heyecanla bu kayak tatilini beklemişti. Kayak dersine de ihtiyacı olmadığını, zaten kaymayı bildiğini söylüyordu. Zira Caillou’yu kayarken izlemişti ve bu işi çok eğlenceli ve kendince kolay bulmuştu.

Kayakları ayağına takıyor, kayak öğretmeninin elinden tutup kaya kaya gidiyor. Bu iş gerçekten de çoook kolay başlıyor. Kendi ilk seferimi düşününce, ‘Ağaç yaşken eğilir; dizler, kemikler sağlamken kayak işi küçük yaşta öğrenilir ve sevilir.’ diyorum. Pistlerin yanındaki sevimli kafede dışarıda buz gibi havada sıcak sıcak kahvemi yudumluyorum. Sonra çocukların fotoğraflarını çekmek için telesiyejlerin olduğu yere doğru gidiyorum. (Zira yeğenim Bengisu da bizimle geldiği için iki çocuklu idik bu tatilde.) Oğuz, bacağının arasına kıstırmış çubuğu, bir güzel tutunup çıkıyor yamacı. Anne gururla çekimler yaparken Oğuz anneyi fark ediyor. ‘Mummy, I am tired.../ Anneee, yoruldum.’ diye ağlamaya başlıyor ve öğretmeni de anlasın ister gibi İngilizce ağlıyor. ‘Hadi oğlum, süper kayıyorsun.’ deyip uzaklaşıyor hain anne. Sonradan öğreniyorum ki telesiyejden inerken tepede birkaç kez düşmüş. ‘Düşüp kalkmadan kaymayı ya da herhangi bir şeyi kim öğrenmiş...’ diye geçiştiriyor hain anne.

Bu arada da gerçekten de gayet iyi kayıyor, azman oğlum; ama 1,5 saatin sonunda yüzü pek bir ekşimiş olarak geliyor.  

Ertesi gün çok daha sempatik olduğunu düşündüğümüz diğer öğretmenden alıyoruz özel dersi. Anne de kayacak o gün. Ayağını demir testeresi gibi kesen kayak ayakkabıları ile yürümeye çalışırken Oğuz  ‘Kaymayacağım, kaymak çünkü çooook zor...’ diye ağrıza çıkartıyor. Ne mümkün hem kendi kayaklarına, hem de Oğuz’a sahip çıkmak.  Annenin sırtından o ayazda ter damlarken çıkartıyor kendi kayaklarını ve Oğuz’u ağlata ağlata, binbir gazla kayak öğretmenine teslim ediyor. Oğuz yaşında kendi torunları da olan, amma velakin dede demeye taş çıkartan Claude, ‘Let’s dance/hadi dans edelim.’ deyip Oğuz’u bacaklarının arasında telesiyeje çıkartıyor. 1,5 saatin sonunda Oğuz gayet başarılı, bu sefer ekşimeden, nötr bir memnuniyetle geri geliyor. Sonra kısa bir öğle yemeği ve Piou Piou denilen 2,5 saatlik küçük minikler için Kayak Okulu ve de tabi ki Fransızca konuşuluyor sadece. Hiç durmadan bir çocuk ağlıyor sırada, hain Fransız anne-baba bırakıp gidiyorlar zavallı çocuğu. Çocuğun ağlaması kafeye kadar geliyor. ‘Yazıııık...’ diyoruz.

Ertesi gün Oğuz, daha pistlere gitmek için arabaya binmeden başlıyor mızlanmaya. Yarım saat boyunca saniye durmadan ‘Ben kaymak istemiyorum. Ben kaymak is-te-mi-yo-rum.’ deyip duruyor. Böyle durumlarda ne kadar az laf, o kadar iyi, diye düşünürüm hep. Oğuz’un git gide monotonlaşan protestosu eşliğinde, bu sefer kayak okuluna biz bırakıyoruz ağlayan biricik oğlumuzu. Karşı koymuyor, ama ağlıyor da ağlıyor. ‘...Çünkü kayak çok zor...’  ‘Güzel şeyler zordur. Ama sen çoook iyi kayıyorsun. Ve sen kaymak istediğin için buradayız annecim.’

Bu sefer bizim oğlumuzun ağlama sesi kafede. Bir süre sonra malumun ilanı olarak ses kesiliyor. Minikler sıra olmuş, yürüyen bantlarda kayakları ile gidiyorlar, sonra mini yamaçlara geliyorlar. Etrafı kapalı, son derece güvenli, rüya gibi bir oyun parkı. 2,5 saat kayak dersinin maliyeti de 25 CHF (65 TL yaklaşık). Koca ayıların altından eğilerek kayıyorlar, derken bir iglu çıkıyor karşılarına. İglunun içinden bir tünelden geçiyorlar, sonra bir penguen... Macera dolu parkurlar... Böyle bir imkanı memleketimizde bulamayacağımızı bilerek ‘Buralara kadar geldik; değerlendirmeli.’ diye düşünüyoruz. Bir süre sonra pistin yanına gidip izliyoruz. Dersin başında ağlayarak bıraktığımız minik oğlum gururla gülümsüyor şimdi bize. Ders bitiminde ‘Nasıl kaydığımı çektin mi anne? Hiç düşmedim.’ diyor. Bir de öğretmenlerin bir tek Türkçe‘hadi’ demeyi bildiklerini anlatıyor. ‘Allez...’ yi hadi diye anlamış olacağını düşünerek gülüyoruz.

Kayak gerçekten de zahmetli, zor bir spor. Çok yoruldu Minik Oğuz, ama başardı. Başardığını gördü. Tamamladı. Ağlayarak birşeylerden kaçamadığını zaten biliyordu. Yine de şansını denedi. Bir kez daha anladı ağlamakla birşey elde edemeyeceğini. Anne ve baba da o kayak dersindeyken başbaşa süper keyifli. Zira baba da daha önceki günlerde kaydığı için çoook yoruldu.


Minik Oğuz doğunca ne değişti? Her şey + Kayak anne için eskisinden de zor bir spor oldu.