19 Ekim 2016 Çarşamba

Türkiye’den uzakta... Away from Turkey...

                                                                                       Mayıs 2016 / Baby&You
Dubai’de hayat?.. Fazla şaşalı, her daim bir tatil havası...

Oğuz’a da böyle satmamış mıydık zaten Dubai’de yaşam fikrini? Hiç bitmeyen yaz tatili... Havalar henüz 300’yi geçmedi. Hatta akşamüstleri üşümekten şikayet etmeye bile başladık. Okulumuz pek bir yoğun olsa da, projelerden başımızı kaldıramasak da biliyoruz ki sahil araba ile 5 dakika uzakta.

 Yine de pek bir şikayet ediyoruz Dubai’den. Hayatın ‘gerçek’ olmamasından... Hatta kimi zaman rahatsız edici şaşasından, musluktan akan suyun denizden gelen arıtılmış su olmasından, ne kadar da arıtıldığının şüpheli durumundan, dişimizi içme suyu ile fırçalamaktan, saçımızın dökülmesinden... Asyalı çalışan profilinin özellikle bizim ailemize hiç uygun olmamasından doğan, kendi işimi kendim yaparım özgürlüğü ve ardından gelen yorgunluktan... Adım başı tüm haşmeti ile yükselen baz istasyonlarından... Pahalılığından...

Herkesin gelip geçiyor olmasından, hiç kimsenin kalıcılık, arkada sağlam bir isim ya da hoş bir seda bırakmak gibi bir kaygısı olmamasından doğan, fırsatlar ülkesinin vurdum kaçtım durumundan...  Pek çok şeyin kalite algısı zayıf, kalite-değer korelasyonu sıfır bir Jumeirah Jane populasyonunu hedefliyor olmasından... (Bu arada ‘Jumeirah Jane’, denilen kavramı ben uydurmadım, kavramdan ziyadesi ile haberdar ve şikayetçiydim gerçi. Sağolsun Dubai bu gruba bu ismi uygun bulmuş. Dubai’de yaşayan expat anneler profilinde kendimi tam olarak bir gruba oturtamasam da, Jumeirah Jane ve Soccer Mom (Futbolcu Anne) ikileminde ikincisine daha yakın olduğum söylenebilir.)

Dubai’de hayat yalan, suni derken ‘Gerçek’ nedir? sorusu üst üste bombalarla düştü gündemimize. 19 Mart Cumartesi günü biz, aylardan beri  Alman mekanizmalı piyano bulamamın sıkıntısı ile piyano depolarını geziyoruz. Sadece Kanadalı bir adam getiriyormuş Alman piyanolarını. Fiyatlar Türkiye’nin 3 katı. Uzakdoğu’ya yaklaştıkça ve kalite bilgisi ve algısı düştükçe Çin malları bu ülkeyi her alanda sarmış durumda. Sözün özü şudur ki dehşet paralar harcayarak alacağınız bir piyanonun çok büyük bir olasılıkla mekanizması değiştirilmiş, kullanılmamış diye düşünürken, ikinci, üçüncü el olmuş olması içten bile değil. Bu durumun dehşeti ile hayıflanırken, benim güzel memeketimde gündüz vakti, ulu orta bombalar birbiri ardına patlamış!


Dubai’de şikayet ettiğimiz her şey çok elle tutulur gibi iken birden şımarıklık gibi geldi. Bahar tatili kapıda. İlk önce İsviçre’ye gideceğiz, sonunda İstanbul’da iki gün duraklayıp, anneanne, dede ve kuzenimiz, ablamız sevgili Bengisu’yu alıp Dubai’ye geleceğiz tatilimizin ikinci haftasını geçirmek için. Bu durumda İstanbul’da ‘İki gün bile kalmasa mıydık acaba?’ deyiverdik. ‘Acaba havaalanından aktarmalı mı gitseydik?..’Oğuz’u Bebek Parkı’na götüremedikten sonra?.. Akmerkez’den geçemedikten sonra?..

Ve... bu düşünceler dudaklarımızdan döküldüğü anda pişman olduk. Biz İstanbul’u her daim özleriz. Arnavutköy’den çıkıp Hisar’a doğru yaptığımız sağlık yürüyüşlerinin Sütiş’te menemen, kıymalı kol böreği, bal, kaymak, simit ile başlamasını; Hisar’a doğru İskele Büfe’de 3 TL’ye dünyanın en güzel sosisli sandiviçi ile devam etmesini, Fincan Cafe’de Türk Kahvesi ile taçlanmasını özleriz. Yol üzerinde Bebek Park’ta mola vermeyi...

Sağımıza solumuza şüpheli paket, şüpheli kişi diye bakmazdık. Geçen yıl Anneler Günü hediyesi oğlumun beni Taksim’e götürmesiydi. İstiklal Caddesi’nde boylu boyunca yürünür, yakalanırsa tramvaya binilir, yolda Maraş dondurması alınır, Hard Rock Cafe’de mola verilir, dönüşte de ıslak hamburger veya ‘cos’ döner yenilir...

Bu benim İstanbul’um. Ablama Dubai’ye getirmek için siparişler verdim. ‘Ortalık yatışınca bir ara alırım. Şimdi Akmerkez’e falan gitmiyoruz.’ dedi. Oğuz’un birkaç arkadaşını anneleri 19 Mart haftası  okula göndermemiş. Okul Etiler’de!..

Dubai dünyanın karışık coğrafyalarından insanlarla dolu, dolayısı ile okulumuz da.. Oğuz’un Fransızca öğretmeni Afgan kökenli, doğma büyüme Fransa vatandaşı. Bir gün bir bomba düşmüş evlerinin yanına, annesi babası kaçmış topraklarından Fransa’ya yerleşmişler ve böylece O’nun hikayesi başlamış... Afgan kökenli, Lyon’da doğma, büyüme, Amerika’da öğretmenlik yapmış, sonra yolu Dubai’ye düşmüş... Herkes şöyle bir dünyayı dolaşmış. Oğuz’un Suriyeli, Cezayirli, oralı buralı arkadaşlarına bakıyorum. Tabi hepsi Fransızca konuşuyor. Belçikalı’yız, Fransız’ız, vs ... diyorlar. ‘Yahu çocuğunun adı Mohammed, nasıl Belçikalı oluyorsun?’ diyorum. Ben bu dünya vatandaşlığı olayına sanırım biraz dar bir açıdan bakıyorum.


Şimdi ise düşünüyorum?.. Son zamanların en büyük sorusu babamız açısından şu idi: ‘İstanbul’daki evimizi Oğuz ağlamasın diye olduğu gibi bıraktık, burada sıfırdan bir düzen kurduk. Dönünce nereye sığdıracağız bu kadar eşyayı, burada bırakmaya da kıyamayız?..’ sorusu şuna döndü: Acaba dönecek miyiz? Acaba dönmek istiyor muyuz? Biz evimizi aslında niye boşaltmadık?.. Burası oğlumuzun evi, burası bizim vatanımız, Oğuz’un asıl yuvası, Oğuz bilsin ki kökü burada!


‘Paper ne demekti, anne?’ diye sordu geçenlerde. İstiklal Marşı’nın ikinci kıtasında saşırmaya başladı. (başlamış.) Her hafta en az 5 tane okumak zorunda olduğu dijital kitap dünyasında gelmiş geçmiş ABD Başkanları’na övgü, saygı, siyah hakları (ve de pek güzel işleniyor) vs, vs... Ama Atatürk ile ilgili doğru düzgün bir çocuk kitabı yok ki memlekette alıp okuyalım, bu saatten sonra basılmaz da zaten, yazsanız zaten faşist ilan edilirsiniz, çünkü her ülkenin milliyetçiliği pek bir kutsal ve saygındır, ama Türk milliyetçiliği, demode olmuş ya da olmalıdır. ‘Bizim çocuklarımıza ne kadar eşit haklar olacak?’ diye düşünürken memleketimizde, bir de bombalar girdi hayatımıza. ‘Bizim başka memleketimiz yok.’ der annem. Pek de doğru söyler... de...  Korktum birden oğlum Allah ömür verip 30 yaşına, 40 yaşına geldiğinde ne diyecek? ‘Ben Türk’üm, evim İstanbul’da, Arnavutköy’de.’ dese keşke...

Üstün zekalı, üstün yetenekli çocuklar... Gifted and Talented Children 1


                                                                                                     Haziran 2016 / Baby&You
Övünç kaynağı mı, ağır bir sorumluluk mu?..

Fark edilmeliler mi, fark edilince ne olur? Nasıl fark edilirler? Sonuç değişir mi? Değişmeli mi?..

Son zamanlarda üzerinde çok fazla yayın okuduğum, uzmanlarla konuştuğum, kendi kendimi çok sorguladığım bir konu... Bu konuda iki farklı görüş var:

-          İlk görüş: İngilizce’de bu görüşü çok güzel açıklayan bir ifade var: ‘So what?..’ Tam olarak ifadenin hakkını vermese de ‘Eee, ne olmuş, ne fark eder?’ olarak çevirebiliriz. Kısaca der ki: ‘Çocuğun üstün zekalı / yetenekli olduğunu öğrendik. Eeee?... Ne değişecek ki?!’

Sağlıklı, mutlu ve normal olması dışında ne bekleriz ki çocuklarımızdan?

(Çok dillendirmesek de içten içe aslında bütün bunların yanında çalışkan ve başarılı olmalarını da beklemiyor muyuz? Hadi anneler-babalar-öğretmenler, itiraf zamanı!)

IQ (zeka) testlerine ne kadar güvenilir, bir test kompleks insan zekasının ne kadar aynası olabilir? sorusu ise  başka bir yazının konusu.

Bu yazının tek amacı, ‘Üstün zeka ve/veya yetenek fark edildi, eee ne oldu?’ Bunun yanı sıra ‘Bu özellikler fark edilmedi, ne olur?...’ sorularını değerlendirmek. Bu noktada ikinci görüş gündeme geliyor.

-          İkinci görüş: Üstün zeka ve/veya üstün yetenek fark edilmeli ve saptanmalıdır. Çünkü üstün zekalı / yetenekli bir çocuk ‘normal’ bir çocuk değildir. Ondan normal olmasını beklemek, ona verilen yeteneğin görmezlikten gelinmesi, çocuğu olduğu gibi kabul etmemek demektir.

Çocuktan da bunu önemsememesini, içinden gelen sesi dinlememesini, potansiyelini bastırmasını istemek anlamına gelir.

Aynı görüş, eğitim sisteminin ‘normal’ olarak değerlendirilen zeka ve yetenek tanımından yola çıkarak, daha doğrusu bu dağılımdaki çocukların ihtiyaçlarına ve gelişimlerine hizmet edecek şekilde tasarlandığını söyler. Bu bütün dünyada böyledir. Türkiye’de, İsviçre’de, Birleşik Arap Emirlikleri’nde de, Amerika’da... Uygulamalarda ülkelerin farkları ortaya çıkar.

 Öğretmenler üstün zekalı / özel yetenekli çocukların önemli, ayırt edici özelliklerinin farkında mı?

Uzmanlar İngilizce’de terminolojiye ‘teacher pleasers’ olarak geçen öğrenciler konusunda öğretmenleri uyarıyor. Bunlar öğretmeni mutlu eden, sınavlarda başarılı olan öğrenciler. Bu öğrenciler ile üstün zekalı programına dahil olacak öğrencilerin karıştırılmaması gerektiğinin altı çiziliyor. Tabi bu noktaları tartışan ülkeler, üstün zekalı / yetenekli çocukları için okullarında özel programları ve bu konuda devlet politikaları olan ülkeler.

Bu çocukların beyin MR’larına bile bakıldığında normal çocuklardan ne kadar farklı oldukları açıkça gözükürken, normal çocuklar için tasarlanan bir eğitim sisteminde başarılı ve mutlu olmalarını beklemek haksızlık olmaz mı? Zihinsel açlıklarını doyurmaktan son derece uzak bir program için saatlerce kuru bir sandalyede sıkılmadan oturmalarını beklemek biraz insafsızlık olmaz mı?

Hat safhada bir mükemmelliyetçilik anlayışı, özellikle küçük yaşlarda, anaokulu ve ilkokul çağlarını düşündüğümüzde, bilgiye doymayan bir beyin ama beynin hızına yetişemeyen minik parmaklar... Makas tutma kabiliyeti, aynı sıkıcı cümleleri tekrar tekrar yazarken sıkılması konusunda öğretmenden gelen ihtarlar. Zaten küçücük yaşta kendi kendine okumayı öğrenmiş bir çocuktan ‘...Ama  ilkokul 1. sınıfın programı bu, seslerden hece, hecelerden kelime, kelimelerden cümleler kuruyoruuuz.’

Yahu bu çocuk, ilkokuldan önce dünyanın oluşumunu merak etmiş, fikirler üretmiş, okumuş bitirmişti. Gayzer patlamalarını okuyordu. Ece, Lal el-ele, el-ele E-ce el ele’yi defalarca yazması yazık günah değil mi? Öğretmenlerin bu çocukları fark etmek konusunda eğitilmiş olması gerekmez mi? Okullarımızdan, hele ki servet ödediğimiz özel okullardan bir gıdım farkındalık, bilgi vs... beklemek bu çocukların hakkı değil mi?..

Çocuk disleksi...  IQ yapmış 147... Resim koyman lazım kardeşim ‘a-ra-ba’nın yanına. Seslerden, heceleri, hecelerden kelimeleri  görmüyor o beyin. Kızcağız zaten tek tek sesleri değil, bütünü görüyor; senin sittin sene bakıp göremeyeceğin, görsen çözemeyeceğin konuları çözüyor. ‘Ay ama resim koyamıyoruz. Sistemimizde yoook.’ Yılda 45.000 TL almak var ama sisteminizde.

Sonra Pisa skorlarında çakıyor ama ülken. Memlekette bu konuda kanun da var hatta, ama uygulaması olmadığı ortada. Vicdan da mı yoktur, öğretme isteği de mi yoktur?.. Sözün bittiği yerdir.


Öğretme şevki, zevki, vicdanı olan tüm öğretmenlerimizi, bu eleştirilerin dışında tutuyor, öğretmen torunu ve öğretmen çocuğu olarak sevgi ve saygı ile anıyoruz.

Yazın sıcak günlerinde zaten çok fazla tatil yazısı okuyacağınızı düşünerek tatil aylarında da üstün zekalı / yetenekli çocukların eğitimi konusuna  devam edeceğiz.

İnsanların Hayatını Kolaylaştıran 6 Basit Makina?.. 6 simple machines which make life easier...


                                                                                                                 Nisan 2016 / Baby&You

‘Düşünmeden öğrenmek, zamanı kaybetmektir.’
Confucius

Oğuz’un Dubai’deki, İsviçre Okulu’nda  her altı haftada bir yeni bir konu işleniyor. Yaş 6,5’dan 7! Sınıf, ilkokul 2! Geçen ayki konuları, ‘İnsanların Hayatını Kolaylaştıran 6 Basit Makina’. Her hafta konu ile ilgili en az bir ödev teslim etmek zorundalar ve ödev listesinden istedikleri ödevi seçebiliyorlar. Verilen ödevin sayısından çok niteliğinin önemli olduğunun altı defalarca çiziliyor. Çoğunlukla da bu ödevler poster, sunum vs... halinde teslim ediliyor. Posterler ‘cool’, sunumlar yaratıcı olmalı!..

6 basit makina ne olabilir?... diye anne önceden şöyle bir evi dolanıyor.

(‘Neden önceden bunu yapıyor, ödevlerin anneler, babalar tarafından yapılmasına şiddetle karşı olan anne?’ derseniz:  Eeee, Oğuz Fransızca IB okuluna gidince, önceden herşeyin Fransızca’sına çalışmak gerek. Annenin İsviçre’deki güzel günlerden kalan alışveriş, kafe ve restorantlarda öttürdüğü Fransızca okuldaki konulara yardımcı olmak için pek yeterli olmuyor. Hele ki konular bilim konuları olunca... Eee, Oğuz’u bu okula gitmeye ve Fransızca öğrenmeye zaten ‘bilim okulu’ diye ikna etmiştik.)

Anne, eline kağıdı, kalemi alıp liste yapıyor:

Çamaşır makinası, televizyon, bulaşık makinası?... Hıııımmm... Çok kompleks...

Kettle, kahve makinası? (Arçelik biraz kompleks, çünkü kahveyi yapınca kendi kendine kapanıyor ya, Esse’nin elektrikli cezvesi basit sanki. Nespresso makinası?... Ooo, o kesin basit değil.) Tost makinası, blender, rondo...

Oğuz, eve geliyor. 6 basit makina örneği bulup Fransızca poster haline getirmek için evi dolanıyor: Kapı kolu, makas... diye başlıyor listeye...

Anne, ‘Oğlum makina bulacaksın.’ diye düzeltiyor. ‘Yani kettle olabilir, tost makinası olabilir.’ Oğuz, alaylı gözlerle anneye bakıyor.

‘Öyle makina değil yahuuu! Hani mühendisler (engineer’lar der aslında) neler kullanmışlar onların içinde?.. Vida gibi, tekerlek gibi...’ Her birinin Fransızca ismini söylüyor. ‘Hani Goldberg Machine’ler var ya, onlardan bulucam evin içinde dolaşarak. Bugün bütün okulu dolaştık ve okulda kullanılan basit makinalara örnekler bulup not aldık.’

Anne google’ın nimetlerinden faydalanarak en sonunda 6 basit makinanın; vida, tekerlek, eğik düzlem, makara, evye, balta gibi keskin cisim olduğunu öğreniyor, daha doğrusu hatırlıyor.

Ve daha neler neler hatırlıyor?..

Mesela fizik öğretmeninin, akım problemlerini çözerken, başparmağı ile göstererek ‘Unutmayın, akım öyle giderse, bu da ters yöne gider!’ dediğini...  ‘Bu?’ neydi ama, onu hatırlayamıyor...

Kuvvet, yol vs hesaplarını... hatırlıyor. O öyleyse, o da onun tersi... Kuvvet (fulcrum) nereye konulunca daha kolay oluyordu?.. Eskiden de hep karıştırırdı. ‘Yakına mı, uzağa mı?’ bir türlü ezberleyememişti. Çünkü aslında bunları galiba hiç öğrenmemişti. ‘Nerde, nasıl, neden kullanılır?’ bilmemişti. Ama bu konularla ilgili yüzlerce testi pek de güzel çözmüştü.

6 haftanın sonunda SAT (Summative Assessment Test) yani her bölüm sonundaki sınav gelir. Sınıfta gruplara ayrılarak bir proje yaparlar. Evden malzemeler gelir. Öğrenciler, o hafta boyunca belirli saatlerde, öğretmenden hiç yardım almadan sadece proje üzerinde çalışırlar. Basit makinaları kullanarak her grup bir sistem kuracak ve bir balon patlatacaktır. ‘Goldberg Machines, popping a balloon’ diye arayarak internette izlemenizi tavsiye ederim.

‘Evde bir örneğini yapalım da çocuğa sınıfta faydası olsun.’ der anne. Anne, baba işe koyulur. Aman Allah’ım o salonun hali... O olmaz, bu olmaz, bu sistem işe yaramaz, o sistem çalışmaz. Bir ara Oğuz kenardan bize akıl verir: ‘Bence böyle kesinlikle olmaz!’ Fikirler havada uçuşur, malzemeler bulunur, çiviyi çakmaktan sorumlu çekiç kaç tane kutu kırar, kaç parmak sakatlar, ama o çivi bir türlü yerini bulmaz. Sonunda o sırada bahçede çalıştığı fark edilen Hintli bahçıvan çağrılır... ‘Şu çiviyi çaksana şuraya!..’

En sonunda sınıfta Oğuz ve Maria kendi mekanizmalarını kurup balonlarını patlatır. Mutluyuz, gururluyuz.

Şu sıralarda madde, çözünürlük, batma, yüzme, geri döndürülebilen değişimler, döndürülemeyen değişimler üzerine çalışıyoruz. Ha bire deney yapıyoruz. Youtube sağolsun, konularla ilgili kısa filmler izliyoruz. Anadolu Lisesi’ndeki kimya öğretmenlerimi hatırlıyorum... Beni pek bir seven, Karadenizli, komik, sempatik erkek öğretmenimizi ve ben de dahil tüm kızlardan nefret eden pek de sevimli olarak hatırlamadığım bayan öğretmenimizi. Biriniz de bir zahmet bir bardağa, şeker, tuz falan koyup karıştırsaydınız, sonra suyu buharlaştırsaydık da baksaydık dibinde ne kalmış, ne kalmamış. Devletin ekstra imkanlar sağlamasına, uzay üssü gibi laboratuarları olmasına gerek yoktu bence. ‘Elinizde çayı höbürdete höbürdete içerken şekeri karıştırıp anlatsaydınız da olurdu...’ demeden edemiyor anne, bunca yıl sonra bile kaybedilen zamanları hatırladıkça.

Resim, müzik, beden eğitimi?.. Art, Music and PE?.. Obligatory, fun or waste of time?... Mart 2016/ Baby&You


Zorunluluk mu, eğlence mi, zaman kaybı mı?..
Konu nasıl gündemime girdi? Dubai’de tüm okullarda haftada bir saat yüzme dersi zorunlu.Yeni açılan okulumuzda senenin ilk başında yüzme havuzu hazır değildi. Yüzme havuzunun açılışı ile birlikte ders programları güncellendi ve yanlışlıkla anlaşıldı ki matematikten bir ders azaltıldı ve yüzme dersine konuldu. Tahmin edilebileceği gibi bazı velilerden ilk etapta itirazlar oldu. ‘Matematik gibi önemli bir ders yüzme için azaltılır mı hiç?’ Sonunda matematik ders saatinin aynı tutulduğu, yüzme için ilk önce sınıfın yarısının havuza gittiği, sınıfta kalanların o saatte matematik yaptığı, ikinci yüzme saatinde sınıfın kalanının gittiği, o saatte de ilk yüzme grubunun matematik yaptığı anlaşıldı. Yine de Türk anneler için çok yeterli gelmedi bu açıklama. Giyinecekler, soyunacaklar, yüzmeden yorgun gelecekler, yine olan matematik dersine olacak!.. Amanın!..


Oğuz’un annesi ise pek bir sevinmişti havuz kullanıma açıldı diye, çok da heyacanlanmıştı muhteşem tesisi görünce. Son günlerde olan bu konuşmalar Oğuz’un annesini kendi çocukluğuna götürdü...

Oğuz’un annesi, ilkokulu İzmit’te okudu. Çok iddialı bir öğretmeni vardı. Öğretmenin şöyle bir anlayışı vardı: Resim, müzik, beden eğitimi gibi (lüzumsuz) ders saatlerinde sınıfın başarılı, zeki adledilen çocukları (ki malesef bunlardan biri kendisi idi) bir kenara ayırılır ve ek çalışmalar yapılırdı. Okulun bu medarı iftiharı öğrencilerinin kıymetli zamanı şarkı, türkü ile, patates baskı, boyama ile ya da koşup, atlayıp, zıplama gibi boş uğraşılarla harcanmazdı. Bu zamanlar çok verimli bir şekilde değerlendirilir; ek testler çözülürdü. Bu küçük grupta olmak bir ayrıcalıktı... Başarı, Anadolu Lisesi Sınavları’nda alınacak sonuç olarak tanımlanmıştı bir kez... Gerçi beden eğitiminde ters ve hatta düz takla atmaktan kaytarmak ve kafadan 5 (yani pekiyi notunu) garantilemiş olmaktan dolayı memnundu Oğuz’un annesi. Doğru olan buydu sanki. Yoksa koskoca öğretmenimiz, okul müdürümüz böyle yapmazdı sanki...

İlkokul yılları böyle geçti... Lisede ise üniversite sınavı kapıdaydı... Bir gazete çıkartalım dedik arkadaşlarımızla. O zaman da Oğuz’un annesi severdi yazmayı... İlk sayıda okul müdürünün gazabına uğradık. Matematik öğretmenimiz gürledi: ‘Üniversite sınavı kapıda, siz nelerle uğraşıyorsunuz?!’


O yüzdendir ki Oğuz’un annesi itiraz etti; ‘Fransızca bilmeyen çocuklar haftanın 3 günü dersten çıkartılıp yabancı dil desteği verilecek.’ dendiğinde, diğer veliler müzik, spor ve sanat derslerinde ek dil desteği verilsin dediğinde.

Araştırmalar yapıp ‘Araştırmalar diyor ki...’ demeyecek Oğuz’un annesi size. Bu konuda kendi çocukluğuna serzenişi olan bir kişi ve bir anne olarak diyecek ki...

Sanat, müzik, spor; en az matematik, dil, fen, yabancı dil eğitimi kadar önemlidir.

Bu alanlarda keşfedilmeyi bekleyen özel yeteneğin olup olmaması değil önemli olan sadece. Özel yeteneği olsun olmasın, doğuştan getirdikleri her ne seviyede olursa olsun bütün çocukların eğitiminde bu üç ders çok önemlidir.

Her ne kadar fark etmesek de, fark ettiğimizi iddia etsek de çocukların hayatında ne kadar çok stres olduğunu bence tam olarak idrak etmemiz imkansız. Bu dersler çocukların gerginliklerinden, hissettikleri ama tanımlayamadıkları, ifade edemedikleri rahatsızlıklarından kurtulma, rahatlama, kendini ifade etme alanı tanır çocuklara, hele ki yetkin eller tarafından veriliyorsa... Von Gogh’un Ayçiçekleri resmini ne kadar güzel kopyaladığın, fırça darbelerini ne kadar iyi kullandığın değil sadece o dersteki kazanım. O boş sayfa önünde, fırçan elinde, boyalar emrinde... Belki az önce matematik problemlerini yetiştiremedin, deneyini tamamlayamadın, bahçede istediğin oyunu oynayamadın, arkadaşınla itişip tepiştin, yemek güzel değildi, yemedin, aç kaldın, arkadaşın seninle dalga geçti, öğretmenin sana kızdı, belki her şeyi muhteşem yaptın, örnek öğrenciydin ama YORULDUN, BUNALDIN. Ne güzel fırsat sana, al fırçanı eline, boyalar emrinde. İfade et kendini. Rahatla, hak etmedin mi? Hem de nasıl hak ettin!

Bütün gün sırada oturdun, ayakların uyuştu, kalem tutmaktan küçücük parmakların yoruldu. İçinde birşeyler vardı söyleyecek, sen de biliyordun cevabı, Fransızca söylemek pek bir zordu, arkadaşın Fransız, anası Fransız, babası Fransız, bilingual okul, anadilinin yanında bir de üç farklı dilde eğitim... Türk olmak, yeni olmak, küçücük olmak kolay olmasa gerek. Bir de şikayet de etmezsin sen. Görev adamısın. Verileni yaparsın. Bunalmaz mısın? Haydi, PE (Spor) dersi, Mr. Duncan beyzbolu anlatıyor. Beyzbol da ne? Boşver desem, boş vermezsin. Sen koş haydi çimenlerde, rahatla... 

Goldberg makinaları diye bir şey girdi hayatımıza (başka bir yazının konusu)... uğraştın durdun, sistemi kuracaksın, balonu sonunda patlatacaksın, bunu sistemli bir şekilde anadilin olmayan bir dilde, bütün terminolojiye hakim olarak anlatıp, yazacaksın, noktalama işaretlerini de unutmayacaksın, yaşın daha 6,5 olacak. Bütün bunlar muhteşem... ama günün sonunda müzik olsun bir yerlerde. Git müziğe, zaten hayransın Mr.Hazlett’e... Öğren nasıl kullanılmış 6 basit makina müziğin dünyasında. Biraz müzik olsun hayatında.

Büyüdüğünde, yorulduğunda, üzüldüğünde rahatlama yöntemlerin olsun. Bir spor dalı olsun düzenli yaptığın, iyi olduğun, hayatının sonuna kadar seni sağlıklı, zinde tutsun. 30’undan, 40’ından sonra spor insanın hayatına kolayca girivermiyor. Alınan birkaç kilo sonrasında yapılanlar ve kilo verilince bırakılan egzersizler, spor yerine geçmiyor.

Müzik, sanat olsun hayatında... Güzellilerden zevk almayı küçük yaşlarda öğrenir insan, yoksa bir bakarsın, zımbırtı, dımbırtı, saçmalık vs... diyen politikacılar gibi olursun. Onlar da bir zamanlar küçücük ve hatta kim bilir sevimli çocuklardı. Bu dersler insana sakinlik, biriken gerilimleri doğru yöntemlerle boşaltma yetisi, farklı bakış açıları kazandırır. Güzellikleri fark etme, zevk alma yeteneği kazandırır. Ve güzellikleri fark eden, zevk alan insan, güzellik gördüğünde korumak ister...



10 Ocak 2016 Pazar

Dubai’de Okullarda Zorbalık Olursa... If there will be bullying at schools in Dubai...


Dubai’de tüm okullar, KHDA (Knowledge and Human Development Authority / Bilgi ve İnsan Geliştirme Merkezi) tarafından denetleniyor ve herkese açık bir şekilde okullar notlandırılıyor... Beklentinin üstünde, iyi, beklentiyi karşılıyor, beklentiyi karşılamıyor...

Her okulda KHDA’nın bir masası var. Hatta bizim okulumuzda öyle orta bir yerde ki, görmemen, görünmemen, gözlerinden bir şey kaçması mümkün değil. Geçenlerde  zorunlu bir kontrat imzaladık. Taraflar; veli, okul ve KHDA (yani devlet).

Kontratın pek çok ilginç ve son derece bağlayıcı detaylarının arasında şu madde benim çok ilgimi çekti.
-          Çocuğu ile ilgili herhangi bir psikolojik, zihinsel vs sorunu olan veli, kayıt sırasında okula durumu bildirmek zorundadır. Böyle bir bilgiyi sakladığı ortaya çıkar ise veliden çocuğunu okuldan alması istenebilir. (Yanlış anlamalara sebebiyet vermemek adına, okul bu bilgiyi size kayıtta soruyor zaten ve bünyesinde özel destek birimi olduğunu da söylüyor. Özel durumu olan eğitim alamaz anlamında anlaşılmasın.)

-          Zorbalığa karşı 0 (sıfır) tolerans. (Zorbalığın alanı son derece geniş tutulmuş: Duygusal zorbalık, fiziksel zorbalık, okul sınırları içinde, okul otobüsünde, okulla ilgili aktivitelerde ve hatta sosyal medyada zorbalığa sıfır tolerans)

-          Ellerini kendine sakla.

‘Kontrat olsa ne olur, olmasa ne olur, bu maddeler yazsa ne olur, yazmasa ne olur?’ demeyin. Adamı hoplatıyorlar.

Eğer çocuğunuz zorbalıkla ilgili bir sorun yaşıyor ise...

Önce öğretmen, çözemezse müdür, daha olmadı okulun yönetim kurulu. Duyuna kalma vs... mevzu bahis değil. Her bir birimin sorunu çözmek için ‘5 iş günü’ süresi var. Zamana bırakma, üstünü örtme dürtüsü insanın hamurunda olduğu için ve uzayan süre mağduriyeti arttıracağı ve eğitim kalitesini etkileyeceği için gayet net çözüm süresi konmuş. Her bir sorumlu birim için maksimum 5 iş günü. Adam olan, işini yapan, yapmak isteyen çözer.

Geçen yıl sevgili blogger annelerle bir sohbete katıldım. Aman Allah’ım okullarda ne zorbalık hikayeleri, ne dehşet hikayeleri... Beceriksiz, umursamaz öğretmenler,  kendini sağlama alma çabasındaki okul yönetimleri... Devlet okulları, özel okullar fark etmeden  hikayeler hep aynı...

Memleketin meclisinde yumrukların konuşması normal olunca çocukların birbirlerini saçlarından sürüklemesi, kafalarını yere vurup burnunu kanatması ‘çocuktur...’ dan öteye gidemiyor nedense.

Geçen yıl ve önceki yıllarda bizim okulumuzda da vardı, hala da devam ediyor (muş) böyle bir vak’a. Okul çocuğu atamıyor, çünkü ‘özel durumu’ var; aile mahkemeye verirse kazanıyor (muş). Çocuk öfke nöbetlerine kapılıyor, öğretmen dövüyor, arkadaş dövüyor, gözüne kestirdiğinin boynuna sarılıp boğarcasına sıkıyor. ‘Özel durum’ kapsamında yok efendim duyu bütünlemesi, ilkokul çocuğundan  imza almalar vs gibi geyikler yapılıyor. Çocuk sınıfta sandalyesini duvara fırlatıyor, kalkıp sınıfın ortasına çişini yapıyor, çocukların kafasına vuruyor,çocukların burunları kanıyor, okul aileye haber vermiyor, ‘düştü, kaza oldu’ falan diyor. Rehberlik, akıllara ziyan. Sınırı her aşan çocukta ‘O çocuğun da özel durumunu anlamak lazım.’ diye başlıyor. Mağdurlar anlayacak, sabırlı olacak, mağduriyeti kabullenecek. Rehberlik, çocuk çıldırınca ayaklarından sürüye sürüye bir sınıfa kapatacak. İşini yapmış olacak. Bu yıllardır sürüyor...

Bu çocuğa, çok ama çok yazık... O kesin. Ben rehberlik bölüm başkanı tarafından ayaklarından sürüklenişine, kafası tak tak merdivenlere vura vura indirilişine kendim şahit oldum. Bizim çocuklarımız da defalarca şahit oldu. Durum artık normal oldu. Anneye de çok sabır, ama biraz da izan. Çocuğumu kabul ettirebildiğim bir özel okul buldum, bütün bunlara göz yumarım demek çok acı değil mi? Peki ya diğer çocukların durumu? Diğer çocuklara da çok ama çok yazık değil mi?

Bir krallıkta mı yaşamanız lazım çocuğunuzun güven içinde okula gidip geldiğinden emin olmak için. Hiç olmazsa başvuracağınız bir merci olduğunu bilmek için. Bir şeyhin görevlisinin okullarda illa ki masasının mı olması lazım okulların ‘sorumlu’ olduklarının bilincinde olmaları için?.. Böyle bir kontrat, ucunda da ciddi yaptırımlar mı olması lazım okulların öğretmenlerini bilinçli, duyarlı, yetkin, çözüm odaklı seçmesi ve bu yönde eğitmesi için.

Zorbalığa karşı tolerans 0 (sıfır)’dır, eğer zorbalığı önlemek istiyorsanız. O tolerans 0,5 oldu mu, ama’lar başladı mı, bu sistem işlemez, ona eğitim denmez.

Sadece zorbalık konusunda değil tabi ki eğitim ve öğretimin herhangi bir alanında okul ve veli anlaşmazlığa düştüğünde velilerin ya da okulun KHDA’ya başvurup çözüm isteme hakkı var. Compliance and Resolution Commission (Uyum ve Çözüm Komisyonu)... Bu komisyonun, devletin bir ayağı olduğu düşünülünce aldığı tüm kararlar herkesi bağlayacağı aşikar. Kimsenin ihtiyacı olmasın yeter ki bu aşamalara, ama böyle bir kurumun olduğunu bilmek bile bence okulları daha ciddi hareket etmeye yönlendirmeye yetiyor.

Ve... son sözü KHDA söyler.

‘Okullar tehlikelerden uzak ve duygusal olarak güvenli bir ortam sağlamak zorundadır.’

UAE (Birleşik Arap Emirlikleri) 44. Yıl Kutlamaları UAE National Day 44th


Oğuz, artık Dubai’de... Pek bir coşku ile kutladık 7 Emirliğimizin 44. Birleşme Yıldönümü’nü. Askerlerin geçit törenlerine ‘Kuzey Amerika evleri ve bizonlar’ konulu ilk Fransızca sunumumuza çalışmak uğruna katılamasak da okulumuzda dillere destan kutlamalara coşkuyla katıldık.

2 Aralık’ta hep birlikte UAE (Birleşik Arap Emirlikleri) Ulusal Günü’nü kutladık. Oğuz ve arkadaşları haftalardır Arapça dersinde 7 Emirlik’in İngilizce ve Arapça marşını öğreniyorlar. Arapça’yı pek bir seven Oğuz, banyoda, tuvalette, her yerde UAE şarkısını söyleyip duruyor... ‘h’ların üstüne basa basa. Oğuz sayesinde Dubai ve Abu Dhabi dışındaki 5 Emirliği de öğrenmiş olduk: Ajman, Fujairah, Sharjah, Ras Al Khaimah ve Umm Al Quwain. Bunlardan en zengini ülkenin de başı olan Abu Dhabi Emirliği. Dubai Şeyh’i ise aynı zamanda UAE başbakanı. En çok duyduğumuz diğer Emirlik Sharjahise Dubai’de çalışan işçi nüfusunun büyük bölümünün yaşadığı, hayatın ve kiraların daha ucuz olduğu ve haftanın son okul ve çalışma günüolan perşembeleri okul yönüne doğru trafiği kitleyen emirlik olmanın ötesine geçemedi bizim için.

Dubai’nin bu yıl açılan ve iki dilde eğitim yapan tek okulu İsviçre Okulu pek bir şaşalı ulusal gün kutlamaları düzenledi. Okulun çim futbol sahasına, poni, Arap atı, UAE’nin sembolü şahin ve hatta deve bile getirildi.Oğuz bile ‘Bir gün okulumda deveye bineceğim hiç aklıma gelmezdi doğrusu…’ demeden geçemedi. Tabi ki en çok devenin önünde kuyruk oluşturdu, UAE şapkaları takmış, t-shirtleri ve hatta ulusal kıyafetleri giymiş bir yığın Avrupalı ve araya kaynamış üç-beş Türk çocuk. Öğretmenler okula bayrağın renkleri olan yeşil, kırmızı, siyah, beyaz renklerde elbiseler içinde veya erkekler kandura, bayanlar abayalar içinde geldi. Dubai ulusal kıyafeti kapsamında mayo, t-shirt, parmak arası terlikle gelen İrlandalı öğretmenimiz, Emirati bir annenin hediyesi beyaz kandurayı giydi sonunda... Annenin ta Türkiye’den bu güne özel kutlamalar için aldığı kavuklu sultan kıyafeti dolapta kaldı. Zira diğer okullar herkesin ulusal kıyafetinde okula gelmesini isterken bizim okulumuzda UAE kıyafetleri giyildi bu özel günde.

Kutlamalardan aklımda kalanlar…

Her bir köşede Arap, Bedevi hayatından örnekler hazırlanmış. Tüm hazırlıklar çocuklarında katılacağı bir şekilde düzenlenmiş. Sepet örme köşesinde 50 yaşlarında bir Arap teyze. Yüzüne ‘burga’ takmış… Metalden yapılan, yaşlıca Arap kadınları tarafından takılan bir maske… Hiç yadırgamadı Oğuz. Zira Dubai kitabında görmüştü, okumuştu ve de Iron Man maskesi ile bağlantısını da kurup benimseyivermişti. Sanırım biraz ‘cool’ bile geldi. Sepet yapma girişimimiz pek başarılı olmasa da bütün günden çocuklar çok keyif aldı.

Katılabilen aileler için de tam bir kültürel aktivite oldu. Bedevi çadırlarından, Arap savaş dansına, dev kazanlarda Arap lokması döken, saçta nal pişiren Arap kadınlara, Hena eli süslemelerinin yapıldığı çadırlara kadar her şey düşünülmüştü.Kızlara çiçekli, yapraklı el süslemeleri, oğlanlara Superman ya da yengeç.Hena eli süslemelerine okulda tek katılmayan çocuk Oğuz oldu sanırım. Doğumgünlerindebile yüz boyamalardan bucak bucak kaçan oğlum bir tur daha deveye binmeyi tercih etti.

İki Arap kadın Hena eli yapıyor. Tüm yüzü, gözleri hariç örtülü olan kadın, büyükçe oğlan çocuklarını ‘yallah’ diye öteki taraftaki genç, yüzünü kapatmayan bir abaya giymiş kadına yönlendiriyor. Aman ha eli eline değmesin 7-8 yaşındaki oğlanların!..

Arap savaş danslarını görünce, Ağustos aylarında 50o’yi bulan ve ilan edilmese de kimi zaman geçen, yıllık ortalama sıcaklığınise 23-240’lerde olan bu coğrafyada insanın pek fazla enerjisi olmuyor demek ki demeden geçemiyor insan. Zira iki saat boyunca dıngırdıngır bir müzikte ellerindeki değnekleri bir aşağı bir yukarı sallayıp duruyorlar. Nerede bizim horonun coşkusu demeden edemedik, ne yalan söyleyelim.

Hala bizim için sıcak olan havada bütün gün süren aktivitelerde öğle sıcağında bahçede kurulan majliste (mecliste/çadırda) bol bol hurma ve lokma yedik.

Günün sonunda aklımdan geçenler…

İstanbul’daki uluslararası okullarda ya da Fransız, İtalyan, İngiliz okullarında ulusal gün kutlamaları nasıl oluyor acaba? 23 Nisanlar, 19 Mayıslar, Cumhuriyet Bayramı…  Merak ettim.

Dubai farklı bir yer tabi. Nüfusun %85’i yabancı. Emiratiler hayatın içinde değil. Emirliğin geleceği zaten azalan benzin rezervleri ile birlikte turizmin artması ve yabancı nüfus için bir cazibe merkezi halini koruması üzerine kurulu. Burası Basra Körfezi kıyısına uzanmış, uçsuz bucaksız bir çöl aslında. Emirati nüfusunun yok denecek kadar az olduğu, yoğunlukla Avrupalı expatların çocuklarının okuduğu İsviçre okulunda bile bu kadar kısa bir zamanda küçücük çocuklarda inanılmaz bir Dubai, UAE bilgisi veriliyor. Bunda her okulun girişinde oturan devlet adına kayıtları yapan KHDA’in de rolü büyük tabi. Bu kutlamaları KHDA (Knowledge and Human Development Authority / Bilgi ve İnsan Geliştirme Merkezi) yapmıyor tabi ki, ama her yıl belirli dönemlerde okulları denetliyor ve okullara belirli kriterler doğrultusunda herkese açık olacak şekilde not veriyor ve okulların gelişim alanlarını değerlendiriyor.

Bir dahaki sayımızda okulların denetimi, standartlar konusunda ve çölde durum bu iken memleketimizde eğitim sistemi konuları hakkında devam etmek üzere... Mutlu yıllar!..